24 Haziran 2017 Cumartesi

Yabancı Filmlerin En Sağlam 5 Yaratığı

yaratiklar

   Aslında yaratık demek ne kadar doğru bilmiyorum. İçlerinden bazıları yaratık denilmeyecek kadar şirin. Bazıları ise yaratık yakıştırmasını sonuna kadar hak ediyor. Yabancı filmlerde dikkatleri üzerine çeken ve sağlam bir şekilde aklımıza kazınan 5 yaratığı yazmak istedim bu yazımda. Yakın bir zamanda Türk filmleri için de böyle bir liste oluşturacağım. Tabii 5 tane sağlam yaratık bulabilirsem. Neyse fazla da lafı uzatmadan listemize geçelim:

1. E.T. (1982 - E.T.)



et.
   En efsanesiyle başlayalım. E.T. filmini ilk defa çocukken izlemiştim ve çok beğenmiştim. Uzaydan gelen bir yaratıkla bir çocuğun (Elliot) içimizi ısıtan dostluklarını konu ediniyordu. Yayınlandığı yılda büyük ses getirdiyse bu film en büyük sebebi kuşkusuz E.T. adlı uzaylı dostumuzdur. O güne kadar uzaylı gördüğünde taş atan insanlar dahi E.T. sayesinde bu yargılarından vazgeçtiler. Çocuksu tavırlarının yanında müthiş zekası ve özellikleriyle dikkat çeken bu yaratık, koca beyinli, korkunç gözlü uzaylı algısını da yerle bir etmeyi başarmıştır. Eğer uslu bir çocuk olup bir gece dolunaya bakarsanız Elliot ve E.T.'yi bisikletle uçarken görebilirsiniz. Kalbimizdesin E.T. !

2. Axeman ( 2010 - Ölümcül Deney 4 )


resident-axe   Aslında Ölümcül Deney filminde bu listeye girebilecek birkaç tane daha yaratık vardı. Fakat Axeman bunların içinden bana göre en sağlamı ve dikkat çekicisi. Elindeki koca baltasıyla terör estiren bu yaratıkla, kahramanımız Alice'in kavga ettiği sahne hala zihinlerdeki tazeliğini koruyor. Yüzü çok korkunç olacak ki kafasına çuval çevirmişler. İri cüssesi yetmezmiş gibi bir de eline koca baltayı vermişler. Bir vuruşta insanı ikiye yaran bu balta bana göre ruhsatsız taşınmamalı. Hatta bu direkt taşınmamalı. Ama her şeye rağmen Axeman korkutuculuğunu biraz da buna borçlu.

3. Kraken ( 2006 - Karayip Korsanları 2 )


kraken   Son filmi bu sene çıkan ve sinemaya veda eden Karayip Korsanları serisinin ilk 3 filmi efsaneler efsanesidir. Bana göre içlerinden en efsanesi ise 2.film yani Ölü Adamın Sandığı adlı bölümdür. Bu bölümün sonlarına doğru ortaya Davy Jones'un yaratığı Kraken çıkar. Daha önceki yabancı filmlerin en kötü 5 karakteri adlı yazımda Davy Jones'dan bahsetmiştim. Galiba Kraken adlı yaratığı da ufaktan değinmiştim. Aslında bu yaratık devasa bir ahtapota benziyor. Fakat daha farklı ve daha büyük. Korsanların karşılaşmaktan çok korktuğu, en sağlam gemiyi bile dakikalar içerisinde batıran bir yaratık. Bu yaratığı yönetenin denizleri yönetmesi elbette normal. Zaten Davy Jones adlı abimiz de gücünün büyük bir bölümünü bundan alıyordu. Neyse ki artık bu yaratıktan korkmamıza gerek yok. Sonraki filmde Kraken'in öldüğünü gördük. Rahat bir şekilde okyanusa çıkabiliriz.

4. Yeraltı Canavarı ( 1990 - Yeraltı Canavarı )


alti-yer   Galiba yakın bir zamanda 5. filmi çıkmıştı. Yeni çıkanı izlemedim fakat öncekileri zorunlu olarak izledim. Zorunlu diyorum çünkü illa bir kanalda karşıma çıkardı ve mecbur izlerdim. Aslında görünüşünü pek hatırlamıyorum. Sadece çöl gibi bir ortamda yerin altından gürültülü hareket etmesini ve aniden insanları yemesini hatırlıyorum. Toprak dışında taşa kayaya müdahale edemezdi. Toprağa düşeni ise affetmez yerdi. Çocukluk olacak ki ilk izlediğimde sokakta taşların üzerinde yürümeye çalışırdım. Sonra bunun pek de mantıklı olmadığını anladım. Yeraltı canavarı öyle veya böyle zihinlere kazınmış garip bir yaratıktı.

5. Burnuk ( 2016 - Fantastik Canavarlar N. N. B. )


burnuk   Tatlı başladık tatlı bitirelim ve daha yakın bir zamana gelelim. Aslında Fantastik Canavarlar filmindeki bütün canavarlar bu listeye girmeyi hak ediyor. Gerçekten hepsi müthiş bir hayalin ürünü.  Fakat mecbur içlerinden birisini seçmek zorundayım. Ben de içlerinden en açgözlü olanını seçtim. Burnuk adlı yaratığımızın çok garip bir özelliği var. Bir tür hazine avcısı kendisi. Bulabildiği tüm değerli eşyaları özellikle mücevher ve altınları dolmak bilmez kesesine atıyor. Kendisinin bu özelliği kötü olarak görülse de aslında çok da işe yarıyor. Kayıp hazineleri bulmak da falan inanılmaz yetenekliler. Bir Burnuk karşısında asla değerli bir mücevherinizi saklayamazsınız.

Konuyla İlgili Videomuz:





Yazımızı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

22 Haziran 2017 Perşembe

Peki Neydi Erdem?

erdemli-olmak

Erdemli olmak.
Erdemli davranışlarda bulunmak.
"Ben erdemliyim."
Erdem, TDK tanımı ile "Ahlakın övdüğü iyi olma, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk vb. niteliklerin genel adı". Peki ahlak nedir? Ahlakın övdüğü şeyler nedir? Bize göre ahlaklı olan bir şey başkalarına göre ahlaksız nasıl olabilir? "Biz" kimiz, en başta sorulması gereken soru bu.
Kolektif(ortak) kimlik, bir topluluğun içinde bulunarak edinebileceğimiz bir şey. Aidiyet de buradan gelir. Biz, nereye aitsek kimliğimiz oranın kimliğidir. Soyut ama bir o kadar da somut bir kimlik bu. Kimlik, bizlere doğumumuzdan itibaren bazı şeyler kazandıracak; "ahlakın övdüğü" şeyleri öğretecek, "erdemli" olmayı öğretecek... Bu kimlik aynı zamanda bize önyargılı olmayı öğretecek. Peki nasıl önyargılı olacağız? "Biz"den olmayan insanları tespit ederek tabii ki. Asıl soru: Önyargılı olmak erdemli bir davranış mı?
Nietzsche bu konuyu Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında şöyle dile getiriyor:
"Oymak isterler erdemleriyle düşmanlarının gözlerini ve sırf başkalarını alçaltmak için yüceltirler kendilerini.
Ve yine bazıları, oturup bataklıklarında, şöyle buyururlar kamışlar arasından: "Erdem - sükûnet içinde oturmaktır bataklıkta. Biz kimseyi ısırmayız ve çekiliriz yolundan ısırmak isteyenin ve her ne dikte edilmişse bize, odur herhangi bir konudaki kanaatimiz."

Öyle bir bataklığın içinde ki "bazıları", oturduğu yerden erdemden bahsediyor. Bir başkası hakkındaki tutumu o bataklığın dikteleri ile ifade ediyor. Çünkü "biz" olduğu bir toplumun parçası kendisi. Üstte bahsettiğimiz önyargı işte.
Daha sert gidelim mi? Diyor ki Nietzsche: "Ah, nasıl da keyifsiz çıkar ağızlardan 'erdem' sözcüğü! Ve derlerse eğer: 'Adilim', bu demektir ki 'adiyim'!"

İçinde bulunduğumuz toplum ve toplumun en küçük kurumu olan "aile" bizlere bir şeyler öğretti. Vatan sevgisi ya da sevgisizliği, büyüklere karşı saygı küçüklere karşı sevgi ya da tam tersi. Yani herkes aynı yetişmedi. O yüzden de herkes için "ahlak" tanımı ya da "ahlaksız" olma durumu aynı şey d e ğ i l.
Erdem tanımında gördüğümüz bazı terimler herkesin aklında farklı şeyler oluşturdu. Mesela "iyi bir insan olma" herkes için aynı şeyi ifade etmiyor. (EK => Burada şu soru sorulabilir: Herkes için aynı şeyi ifade etmiyorsa nasıl "biz" olabiliyoruz?
Yakın görüşler birbiriyle birleşebilir, daha sonra farklı görüşleri baskılar ve farklı görüşler de yakın görüşlerin peşinden sürüklenir. Psikolojideki "sürü psikolojisi" tamamıyla bu. "Biz" olabiliyorsak "aynı" olduğumuz için değil "benzer" olduğumuz için. Bu benzerlikle toplum oluşur, bu benzerlikten faydalanarak devlet "biz"leri yönetir. Yeri gelir kendi düşüncemiz artık yok olur başkalarının düşünceleri yüzünden...)

Erdem demiştik. Tanımı boşverirsek çünkü boşvermeliyiz; erdem, önyargıdan arınmak demek. Erdem, birilerinin düşüncesi değil kendi düşüncem demek. Erdem, "biz"den özgür olmak demek. Peki şimdi soruyorum ne kadar erdemliyiz? "Ben erdemliyim" diyebilecek kadar erdemli miyiz?

Erdemli olmak bize vaat edilen Cennet için değil, insanlık için gereken bir şey en başta. Nietzsche'nin ifade ettiği gibi "Ah, benim üzüntüm şudur: Her şeyin temeline ödül ve ceza sokulmuş hileyle - ruhunuzun en derinine bile, ey erdem sahibi olanlar!"
Ödül: Cennet
Ceza: Cehennem
Bunun için erdemli olmak erdemli bir davranış mıdır?
Çıkar, erdemi bozuyor her açıdan. Eğer erdemli olunacaksa safça olunsun, bir şeyler için değil. "Ben erdemliyim" demek için de erdemli olunmasın. Dünyadaki heeerkes erdemli buna bakacak olursak.
Bir sözcük insanı ne kadar yüceltirse, o kadar alçaltır esasında. Bir sözcükle yücelmek yerine bir sözcükle yaşamak gerekiyor; erdemli yaşamak.

Erdemli kalın, erdemle kalın dostlar...

Yazımızı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

20 Haziran 2017 Salı

İkinci El Bir Hayattan Satırlar


hayatsanat


   Çağımızın yeni yaygınlaşmaya başlayan popüler kavramı olan yabancılaşma hakkında konuşalım.Aslında yabancılaşma çok yeni bir kavram değil.Köken olarak lonya felsefesine kadar uzanır.Antik dönemden 18.Yüzyıla kadar metafizik bir kavram olarak görülmüş, Endüstri Devriminden sonra somut gerçeklikler boyutunda bir içerik kazanmıştır.

   Yabancılaşma, çağdaş psikoloji ve sosyolojide kişinin kendisine, içinde yaşadığı topluma, doğaya ve başka insanlara duyduğu yabancılaşma hissine işaret eder.Felsefede yabancılaşma, şeylerin, nesnelerin, bilinç için yabancı, uzak ve ilgisiz görünmesi, daha önceden ilgi duyulan şeylere, dostluk ilişkisi içinde bulunulan insanlara karşı kayıtsız kalma, ilgi duymama, hatta bıkkınlık ya da tiksinti duyma anlamına gelir.

   Ben yazımda bilimsel gerçeklerden çok tüm bu hislerin insanda yol açtığı çöküntüden bahsetmek istiyorum. Kafka'nın "Dönüşüm" adlı eserini okuyanlar bilir Gregor Samsa bir sabah uyandığında böcek halini almıştır.Aslında Kafka yabancılaşma kavramını nesnel hala getirmiştir.Gregor'un böcek haline gelmesi, tüm çevresinden uzak olması onun yabancılaştığını gösterir.O artık tiksinti uyandıran bir varlıktır.Etrafındakiler ya ondan uzaklaşıyor, ya da onunla yaşamaya alışmaya çalışıyorlar.Hiç kimse ona yardımcı olmak için uğraşmıyor.Ve neden böyle olduğu hakkında düşünmüyorlar. Gregor Samsa'da bu dünyadan tüm izleriyle silinip gitmek isteyen Kafka'yı görürüz.Eğer bu duyguları yaşamadıysanız garip gelebilir.İnsan neden yok olmak ister ki?

   Çünkü evrenin orta yerinde tek başınaymışsın gibi hissedersin.Hayatının binlerce yerinden kırılıp, umutlarınla birlikte yerlere düştüğünü görürsün.Bu dünyaya ait değilmişsinde zorla seni tutuyorlarmış gibi bir durumun içerisindesin.Yanında bulunan kalabalığa rağmen sen hep yalnızsın.Başkalarının kahkahalarında  sakladığın gözyaşlarınla kendine yabancı hale geldin.Kimseye ne olduğunu anlatamadın belki.Zaten ne olduğunu da sormadılar.Sen köşende kıvranırken hayat akıp geçti.Kendi hayatında yardımcı oyuncu haline geldin.Kendinden bir böcekten tiksinir gibi tiksiniyorsun.İkinci el bir hayatın satırları arasında geziniyorsun.

   İşte tüm bu duygularla dünyadan yok olmak istiyorsun.Ama devam etmek zorunda olduğun da bir hayatın varlığıda ortada.Toplumda rollerin ve bir ailen var, bunu sana sürekli hatırlatıyorlar.Tüm kişisel gelişim kitapları düştüğün duruma acıyor sanki.Düştüğün bu labirentte debelenmenin adına pozitif bilimler  yabancılaşma adını veriyorlar.Bir ağrı kesici içtiğinde ya da antibiyotik tedavi edilebilecek bir durumda değilsin ayrıca, yani akıllara zarar bir durum.Sana uzaktan bakan kalabalığın gözlerinde acıma hissi hakim.Yani az öncede bahsettiğim gibi bir böcek gibisin.Bir böceği kim sever ki? Kimsesizliğinin adı yok.Kanının aktığını görsen saracak dermanın da yok.Yalnızlığının bir çareside yok.Ruhun bedenine, bedenin çevresine yabancı.Peki neden böyle? Bir neden de yok belki de. Ya da var , öyle işte...Çaresiz, çok çaresiz...Yalnız, çok yalnız...Tüm hayat neşesini, ağaçlar rengini kaybediyor sanki...

NOT: Okumayanlara şiddetle Dönüşüm kitabını tavsiye ediyorum.


Yazımızı okuduğunuz için Teşekkür Ederiz.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

18 Haziran 2017 Pazar

Gerçek Olmayacak Kadar Güzel Bir Rüya

olamazgercek 
  
  Yakın zamanlarda okuduğum bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Okuduktan sonra çok etkilenmiştim. 

  Bir bahar gecesi genç bir budist rahip ağlayarak uyanır. Genç rahibin ustası sorar:
- Kabus mu gördün?

-Hayır

-Üzüntü verici bir rüya mıydı?
-Peki neden böyle ağlıyorsun ?
Genç rahip göz yaslarını siler ve sessizce cevaplar, "Çünkü gördüğüm rüya asla gerçek olamaz"

-Hayır" der genç rahip,güzel bir rüyaydı gördüğüm.

  Bu hikaye "A Bittersweet Life" filminde geçiyor. Film hakkında yapılan yorumlara bakarken tesadüf gözüme çarptı(Aksiyon ve dramla harmanlanmış Uzak Doğu sinemasının güzel örneklerinden biri. İzlemek isteyenler öneririm). Bana bir anda çok fazla şey düşündürdü. Gerçek hayat ve hayallerimiz... Hayatımızın yönü... popüler kültürün yaşamamızı emrettiği hayatlar... Sınırlandırılmış, duyguları yok edilmiş insan yığınları...

  Gerçek olmayacak düşler ve hayaller... 21. Yüzyılın insanlarının en büyük sorunu... Popüler kültürün standartlarını belirlediği hayatlara inanmamız bizi bu hastalığa sürüklüyor. Büyük hayatları düşlerken hayal kırıklıklarıyla baş başa kalıyoruz. Mutluluğu ayakkabı, çanta veya arabalarda arayan bir kalabalıktan ibaret olmaya başladık.İdeal vücutların , başkaları gibi itibarlı işlerin sahibi değilsek mutsuz olmalıyız. Başkalarının onayladığı ancak aynalarda yarım kalmış hayatlar...

  İnstagramda cümle aleme ilan ettiğimiz muhteşem aşklarımız ideal eşlerimiz... Bir fotoğraf karesine sığacak anlardan ibaret olan hayatlarımız... Her şeyden nefret eden bir kalabalık... Kiralık gülümsemeler ...

  Acaba kaçımız gerçekten yapmak istediklerini yapıyor. Şu an bu yazıyı okuyan değerli okurlarımız gerçekten yaşamak istediğiniz hayatın içinde misiniz? Yapmak istediklerinizi yapıyor musunuz?
Bence her şeyi bir kenara bırakıp bunları düşünmeliyiz. 

  Son zamanlarda herhangi bir yönü olmayan hayatımın sancıları içinde kıvranırken hep kendime bu soruyu soruyorum:

-OLMAK İSTEDİĞİM YERDE MİYİM?

  Ben hala kendi cevabımı bulamadım. Sıklıkla gerçek olmayan düşlerimin arasında debeleniyorum.



 Peki sizler olmak istediğiniz yerde misiniz?


       Yazımızı okuduğunuz için Teşekkür Ederiz.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

16 Haziran 2017 Cuma

(Görev: Hakimiyet) Bölüm: 6 "Ya Hep Ya Hiç!"


Bölüm 5'i Okumak İçin Tıklayınız!
   Kan ve barut kokusu. Manzarayı özetleyecek doğru iki kelime buydu. İlk ateşten sonra grubun tepesine çok sayıda Uçan Ölüm çökmüştü. İsimlerinin hakkını vererek her yere ölüm kusuyorlardı. Jack, soğumaya başlamış Louıse'nin bedenini kavramış sadece bakıyordu. Onun güzel yüzünden aşağıya süzülen kana bakıyordu. Kıpkırmızı olmaya başlamış siyah saçlarını okşuyordu. O esnada yakında bir patlama oldu. Bunu bile önemsemedi Jack. Sanki hayat onun için durmuş gibiydi. Her şey yavaş çekimle ilerliyordu. Koşuşan direnişçiler, saklanmaya çalışan profesör ve Jack'e doğru koşturan Abdullah... Ama hepsi yavaş çekimle ilerliyordu. 

   Önce sesleri duydu, sonra barutun kokusunu aldı.Başından geçen mermilere dikkat kesildi. Koşuşan direnişçilere takıldı gözü. Sonra da karşısında onu çekiştiren Abdullah'a baktı. Profesörü hatırladı. Görevi anımsadı. İçine intikam hırsı dolmaya başladı. Tüm yaşananların intikamını alacaktı. Tüm öldürülen insanların ve sevdiği kızın. Durmak, vazgeçmek anlamsızdı. Abdullah'ın kolunu çekiştiren elini tuttu ve sıktı. Gözlerinin içine baktı. Gözleriyle anlattı. Tüm robot askerlerin yok olacağını anlattı. Abdullah bunu anlamış olacak ki Jack'in kolunu çekiştirmekten vazgeçti. Çok geçmeden Jack de tüfeğine sarıldı.

-- Karşıya nasıl geçeceğiz. Karşıya geçmeliyiz. Burada ölmek istemiyorum.

    Profesör  Hoffmann, altına saklandığı parçalanmış cesetlerin arasından çıkarken yanına hızla gelen Jack'e böyle seslendi. Jack dağılmaya başlamış direnişçilere bağırırken sesinin tonunun olduğundan daha katı çıkmasına şaşırmadı.

-- Bizi koruyun. Profesörü koruyun! Onu buradan çıkarıyoruz.

   Derhal toplandılar. Profesörü çembere alıp korumaya başladılar. Uçan Ölüm çemberin ortasına ateş açtı. Fakat Jack ondan daha hızlıydı. Profesör ve Abdullah ile Rumeli Hisarı'dan arta kalan parçalara doğru koşmaya başladılar.  Denize atlamayı mı düşünüyordu? Hayır. Aklında buradan nasıl kurtulacaklarına dair bir fikir kırıntısı dahi yoktu. Köprü kendilerine doğru gelen yeni robot askerlerle dolmuştu. Her şeye rağmen iyi direnmişlerdi. Çok fazla dayanmışlardı. Jack gözünü arkasına çevirdi. Yere yığılan direnişçi dostlarına baktı. Uçuşan bedenlere baktı. Her yer alev topuna dönmüştü. 

    Tepelerinden bir Uçan Ölüm geçti. Durmak anlamsızdı. Suya doğru koşmaya başladılar. Son çare belki yüzeceklerdi. Ama bu ölüm demekti. Jack ufak bir şansı dahi kullanmak istiyordu. Profesör bu fikirden hiç emin değildi. Yanındaki çip ıslanırsa pek işe yaramazdı. Koşarken çipi olabildiğine kıyafetine sardı. Abdullah ise şimdi olduğundan daha tedirgindi. Koşarken sağ taraflarında patlama oldu. Toprak parçaları yüzünden gözlerini bir anlık kapadılar. Jack ve Abdullah arada bir arkalarına bakıp ateş ediyorlardı. Profesör ise bunu pek de umursamadan sadece koşuyordu. Artık hemen suyun yanındaydılar. Karşıdaki yüksek binayı görüyorlardı. Bu Avrasya Karargahıydı. Karanlıklara gömülmüş bir kentte ışıl ışıl korkutucu bir şekilde parlıyordu. Jack daha fazla beklemek istemiyordu. Çare yok atlayacaklardı suya ve karşıya yüzeceklerdi. Önce Abdullah'a sonra profesöre baktı. İkisi de onu kafalarıyla onayladılar. Üçü birden derin bir nefes aldılar.

   Sanki suyun içinde yer yerinden oynamıştı. Büyük bir gürültü derin nefes almış üç insanı kendine getirdi. Jack suya baktı. Yüzeye doğru bir karartı yaklaşıyordu. Çok geçmeden bu karartının cismi belirdi yüzeyde. Balina gibi bir şeydi fakat değildi. Profesör gözlerine inanamadı. Jack ve Abdullah'ta şaşkınlıkla bakıyordu. Bu bir denizaltıydı. Yoksa robotlara mı aitti? Jack bu ihtimali düşündü hemen tüfeğine sarıldı. Ama çok geçmeden denizaltının görünen kısmında bir adam belirdi:

-- Haydi buraya. Çabuk olun. Robotlar ve Uçan Ölümler çabuk.

   Profesör hemen atladı. Ardından Jack ve Abdullah... Denizaltının içerisine girdikleri esnada yakınlarında gürültülü bir patlama oldu. Denizaltı kuvvetle sarsıldı. Fakat yara almamıştı. Robot askerler onları fark etmiş olacak ki denizaltına doğru ateşe başlamışlardı. Ama onlar ateşe başladıkları anda denizaltı yavaştan dalmaya başlamıştı bile. Bir zaman geçtikten sonra gürültüler kesildi. Artık Boğazın derin sularındaydılar. Jack, Abdullah ve profesör kendilerini çağıran ve üstünde askeri bir kıyafet olan adamı takip ederek komuta merkezine ulaştılar. İçerisi kalabalıktı. Bir adamın yanında durdular. Bu adam kıyafetinden anlaşıldığı üzere komutandı. Belki de bu denizaltının komutanı. Ciddi bir yüz ifadesiyle önce Jack'e sonra diğerlerine baktı. Elini uzattı:

-- Merhaba. Ben General Mustafa Tanyeri. Boğaz havası almak için yanlış bir zaman seçtiniz galiba. 

   İngilizce konuşmuştu. Jack onu anlamıştı. Karşısındakinin yabancı olduğunu anlayacak kadar yaşamış birisiydi General Mustafa. Jack daha rahatlamış bir şekilde cevap verdi:

-- Ben Jack. Bu Abdullah ve Profesör Hoffmann. Aslında hava almıyorduk. Karargaha ulaşmak istiyorduk. 

-- Karargaha mı? Şu kalleşlerin komutanlığına mı? Gerçekten ölmek istiyorsunuz. Sizi orada bırakmalıydık. Kendimizi de tehlikeye attık boş yere. Amacınız nedir ölmek dışında?

-- Öldürmek. Yok etmek...

   Jack tüm olanları anlattı. DeaX projesini, umut ışığını, profesörü her şeyi anlattı... General Mustafa anlatılanlar karşısında ciddi ifadesini kaybetmişti. Şaşırmıştı hatta heyecanlanmıştı. Sabredemedi katılığını kaybetmeye yüz tutmuş sesine şaşırmadı:

-- Vay canına. Bu doğru mu çocuk? Bu profesör ve şu proje hepsi tüm olanlara son verebilir mi? 

-- Elbette. Tüm bu yaşananlara, tüm kötü günlere son verebilir. İnsanlık tekrar yükselebilir. İnsanlık yeniden hakimiyet kurabilir. Bu bizim görevimiz. Direnişçilerin en büyük görevi.

-- Avrupa'daki direnişçilerin yok olduğunu düşünüyorduk.  Bizler galiba Anadolu direnişçilerinin son kırıntılarıyız. Direniş ağlarımız tek tek yok edildiğinde merkez komutanlık tek bir emir verdi: Kaçın ve düzensiz direnişe devam edin. Uzun süredir bu denizaltıdayız. Sadece oksijen ve ihtiyaçlarımız için arada bir çıkıyorduk yüzeye. Bu çıkışlarda çok da adam kaybettik. Şimdi siz çıkmış bize tüm bunların biteceğini söylüyorsunuz. Evet buna inanıyorum. Evet evet inanmak zorundayım. Size yardım edeceğim. Bu son yapacağım iş olsa da evet yardım edeceğim.

   Profesör ve Jack bunu duyduğuna sevinmişti. Abdullah ise hala tedirgindi. General Mustafa Avrasya Karargahına çıkarma yapacağı mevkiyi bulmaları için askerlerine emirler yağdırıyordu. Bu esnada Abdullah'ın tedirgin sesi duyuldu:

-- Nasıl oluyor da robotlar bu denizaltıyı fark etmiyorlar. Şimdiye kadar nasıl yaşadınız.

-- Fark etmiyorlar mı? Az önce tepemize ölüm yağdırdılar. Ama bu denizaltı sağlamdır kolay kolay delinmez. Şimdiye kadar nasıl yaşadığımıza gelince açık denizlerde gezindik çoğu zaman ve inanmak zor ama robotların deniz gücü çok zayıf. Hala geliştirdikleri bazı araçları var. Kolayca onları avlıyoruz ve onlardan kurtuluyoruz. Yüzeye çıkınca tek sorunumuz Uçan Ölüm. Onda da şansımız iyi gitti diyelim.

-- Peki bizi nasıl fark ettiniz? Yüzeyi gösteren radarlar var mı bilemiyorum.

-- Karadeniz'e geçiyorduk. Boğazdan geçerken yüzeye daha yakın geçelim dedik. Tehlikeliydi ama robotların yerleştirdiği mini su mayınlarından kurtulmak için iyi bir taktik. Genelde o mayınlar derinlere çöküyor. Ateşi gördük. Yukarıdaki hengameyi. Ve periskopla sizleri. Ve sonuçta sizi. Muhteşem bir tesadüf değil mi?

   Bu cevaplar karşısında Abdullah pek de rahatlamış gözükmüyordu. Jack bunu normal olarak algıladı. Abdullah her zaman böyleydi. Daha şüpheci. Profesör çipi çıkardı sağlam olduğunu anladı. Denizaltı hızla ilerliyordu. Avrasya Karargahının yakınlarında durdu. Yüzeye çıkmak için hazırlıklara başlandı. General Mustafa emirler yağdırıyordu. Bu emirlerin arasında yine Abdullah'ın sesi duyuldu:

-- Acele etmiyor muyuz? Şimdi büyük önlemler almışlardır. Karargaha girmek çok daha zor olmaz mı? Yarın iyi bir plan yapıp girebiliriz belki de.

   Bu sefer general yerine Jack cevap verdi:

-- Hayır tam zamanı. Birliklerinin bir bölümünü bizim için karşıya geçirdiler. Karargaha saldıracağımızı düşünmüyorlardır. O kadar deli olduğumuzu düşünmezler. 

   Abdullah tedirgin bir biçimde etrafına bakındı. Gözleri radarlara ve haritalara ilişti. Dikkatle baktı. General Mustafa o esnada tam olarak nereye çıkacaklarını anlatıyordu. Askerler onu dikkatle dinliyordu. Çok geçmeden denizaltı yüzeye yükselmeye başladı. Avrasya Karargahına yakın bir noktaya çıkış yapacaklardı. Profesör karargahın kuzeyinde gizli daha korunaksız bir girişin olduğunu biliyordu. Oraya yükleneceklerdi. İçeriye mümkün olduğunca çok adamla girmeleri gerekiyordu. İçeride işleri kolay olmayacaktı. Hele ana makineye ulaşmak hiç de sanıldığı gibi basit bir iş değildi. 

   Denizaltı yavaşça yüzeye yükseldi. İlk önce bir asker durumu anlamak için periskoptan etrafa baktı. Etraf sakindi. Karşı kıyılarda hala çatışma var gibiydi. General bunu öğrendikten sonra emrini verdi yüzeye çıkıyorlardı. Askerler önde Profesör, Jack ve Abdullah arkada çıktılar. Karaya ayak bastıklarında etrafın anormal derecede zifiri karanlık olduğunu fark ettiler. Sadece karargahtan ışıklar yayılıyordu. Robot askerler neredeydi? Ya Uçan Ölümler? Galiba şanslıydılar. Düzenli ve dikatli bir şekilde yavaşça kuzey girişine doğru yönelmeye başladılar. Askeri disiplin belli oluyordu bu yürüyüşte. Sessizlik hakimdi. Sonra açık bir alana ulaştılar. Şimdi askerler parmakları tetikte daha dikkatliydiler. 

   Ufacık bir çıt sesi geldi. Bu sanki kola kutusunun kapağının açılması gibi bir sesti. Grup aniden bu sesle durdu. Sonra ikinci bir çıt sesi. Sonra aynı anda çok fazla çıt sesi. Sanki bir şeyin kapağı açılmıştı. Aniden ortalığa kırmızı dumanlar yayılmaya başladı. General askerlerine siper almalarını emretti. Fakat çok geçti. Duman bayıltıcı bir gazdı. Askerler yere düşmeye başladı. General Mustafa da daha sonra yere serildi. Jack dumanın etkisini hemen fark etmişti. Ağzını ve burnunu kapadı. Aynı şeyi yapmaları için profesör ve Abdullah'ı da uyardı. Ve yeniden koşmaya başladı. Girişe doğru koşmaya başladı. Fakat daha sonra durdu. Jack, profesör veya Abdullah'ın arkasından koşmadığını fark etti. Bayılmışlar mıydı? Bunu anlamak için arkasını döndüğünde hayatının şokunu yaşadı.

    Dumandan etkilenmemek için ağızlarını kapamış olan iki adamdan birisi diğerinin başına tüfeğini dayamıştı. Profesör diz çökmüştü. Başına dayanmış tüfeği tutan el ise Abdullah'a aitti. Jack büyük bir şaşkınlıkla onlara yaklaştı. Abdullah ona bakıyordu. Gözünde tuhaf bir yabancılık ve nefret vardı. Jack anlamaya çalışıyordu. O yüzden konuştu:

-- Abdullah sen ne yapıyorsun?

-- Buraya kadar sefil insan.

   Abdullah tüfeği profesörün başından çekti ve Jack'e doğrulttu. Jack tüfeğine sarılana kadar tetiğe bastı. Jack'in sağ bacağına sıkmıştı. Jack yere yığıldı büyük bir acıyla. Hem bacağı hem de ihanet yüzünden kalbi acıyordu. Son gördüğü etrafını saran robotlar ve kendisine doğru gelen bir çift ayak oldu. Gözleri kapandı. Bayılmıştı...


                                     Bölüm: 7 "Yıkıntıların Arasındaki Casus" (Final) 
                                                                       


Yazımızı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

15 Haziran 2017 Perşembe

Felsefe Taşı Gerçek mi? Nicholas Flamel'in Sırları

tasi-felsefe

   J. K. Rowling'in bir nesli peşinden sürükleyen Harry Potter kitaplarının ilkine ismini vermiştir Felsefe Taşı. Bunun dışında yine 8 filmlik bir seriye dönüşecek Harry Potter hikayesinin ilk filmine de ismini vermiştir. Peki filmde cisimsiz bir ruha beden vermeye yarayan, sonsuz bir yaşamın kapısını aralayan ve her nesneyi altına dönüştüren bu taş acaba gerçekten var mı? Yine kitaplarda ve filmde bu taşın mucidi olduğu söylenen Nicolas Flamel aslında kim? Bu yazımızda özet şeklinde bunları açıklamak istedik. 

Bir Garip Adam : Nicholas Flamel

flamel-nico   Öncelikle Felsefe Taşının mucidi olduğu düşünülen kişiyle başlayalım. Bu adam gerçekte yaşamış bir simyacıdır. (Simya: Çeşitli maddelerin birbirine karıştırılarak degiştirilmeye çalışıldığı çalışma alanıdır.) Ve gerçekten Felsefe Taşını bulduğuna da inanılır. Tahminen 1330 yılında Paris'te doğmuştur. Hayatı hakkında net bilgiler yoktur. Zaten döneminde ünlü bir simyacı olduğu söylense de kitaplarda ismi geçene kadar modern dünyamızda pek tanınmayan birisiydi. Harry Potter kitapları dışında Michael Scoot adlı birisi de hakkında kitap yazmıştır. Zaten birazdan yazacaklarımızın çoğunun kaynağı da bu kitaptır.

   Hikayeye göre (Hikaye diyorum gerçekliği tartışılıyor çünkü) 25 Nisan 1382 tarihinde Flamel uzun uğraşlar sonrası Felsefe Taşını buluyor. Bu taşla bir cıvayı altına dönüştürmeyi başarıyor. Bu sırada yanında karısı var başka da kimse yok. Yani gerçekten bulup bulmadığı tam bir muamma. Ama çalışmaları olduğu kesin. Nicholas Flamel ister taşı bulmuş olsun ister bulmamış o zamanlarda çoğu insan onun bunu başardığına inanmış ve ismi adeta efsaneleşmiş. 

Felsefe Taşının Akıbeti

   Nicholas Flamel yine hikayeye göre taşı bulduktan sonra sade bir hayat sürmeye başlamış ancak çalışmalarına da devam etmiş. Felsefe Taşının bu noktadaki akıbeti meçhul. Böyle bir taşı bulmuş adam neden onu insanlığa göstermek istemez ki? Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Nicholas Flamel ne kadar sade bir hayata yelken açmış olsa da efsanesi büyümüş. Bir zaman sonra onun sonsuz hayat iksirini bulduğu söylenir olmuş. Tabii bu da kanıta muhtaç bir bilgi. Öldükten yıllar sonra çoğu insan onun hala iksir sayesinde hayatta olduğuna inanmış. Hatta bir zaman adamın mezarına hırsızlar dadanmış. İşte Felsefe Taşını bulmak için. Söylentiye göre mezarı açtıklarında Flamel'in olmadığını görmüşler. Bu da Flamel'in hayatta olduğunu söyleyenlere dayanak olmuş. Hayattaysa Felsefe Taşı da yanındadır galiba.

İşin Özü

   Konuyu şöyle bir özetleyecek olursak Nicholas Flamel gerçekten geçmişte yaşamış bir simyacıdır. Fakat onun Felsefe Taşını veya sonsuz hayat iksirini bulduğuna dair güçlü bir kanıt yoktur. Sadece söylentiler ve efsaneler vardır. Felsefe Taşı ise bir bakıma geçmiş dönemdeki simyacıların ana hedefini gösteren bir simgedir. Simyacıların hedefi her şeyi altına çeviren bir maddeyi bulmaktır. Hal böyle olunca Felsefe Taşının, bu amacı simgeleyen bir hayal ürünü olduğunu düşünebiliriz. Hatta ben direkt öyle düşünüyorum. Ha gerçekten bir Felsefe Taşı olsa ne olur? Altının değeri düşer. Hazır düğün sezonu gelmişken ne güzel de olur. 

Yazımızı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

14 Haziran 2017 Çarşamba

İki Yüzyıl Önce Deliydik

deliydik-hepimiz

    Psikoloji, 19. yüzyılda Freud ile birlikte gelişmiş bir bilim dalı. Elbette 19. yüzyıldan öncesi de var. Psikolojinin karanlık tarafı olarak görmek gerekiyor bu dönemi. Çünkü ciddi manada korkunç tedavi yöntemleri kullanılıyordu.

    Gerçi çok öncesine gitmeye de gerek yok. Bundan 17 yıl öncesine kadar eşcinsellik hastalık olarak görülüyordu. Hatta ve hatta çok korkunç deneylere maruz kaldı bu insanlar. "Normal olmak isteği" doğrultusunda elbette ki. Neyse ki Dünya Sağlık Örgütü 1990 yılında eşcinselliği hastalıklar listesinden çıkardı.

    Freud'dan önce, psikolojik hastalıklar en başta şizofreni gibi çok ağır olanları ciddi manada dehşet verici şekilde sözde tedavi ediliyordu. Freud aslında içebakışçı yöntemle bilhassa hipnoz yöntemi ile psikoloji alanında çağ açtı. Ki zaten ondan sonra gelecek olanlar da onu referans alarak çalışmalarını devam ettirdiler. İşte öyle büyük bir insan <3

    Bu yazımda delilik kavramını ve bakış açımızı değiştirmek adına bir şeyler söylemek istiyorum. Çünkü psikoloğa giden ya da psikiyatriste giden insanlara potansiyel deli olarak bakmak, bunu ifade etmesek de bir düşünce olarak beynimizin bir köşesinde bulunması kaçınılmaz oluyor.

    İki yüz yıl öncesinde bu tür rahatsızlıklar elektrik şokları gibi değişik metotlarla, yani İNSANI İNSAN YERİNE KOYMAYAN yöntemlerle tedavi edilmeye çalışılıyordu. Ben şimdi size aslında hepimizin anksiyetesi var, bipolar bozukluğa yatkınlığı var desem? Kendinizi deli yerine koyabilir misiniz? "Hayır değilim, imkanı yok" mu?

    Hepimiz kaygılanıyoruz, hepimiz depresyona giriyoruz kimi dönemler. Bazen travmalar geçiriyoruz, bunların etkilerini içimizde barındırıyoruz. Bazen onları unutuyoruz. Yani tahmin edemeyeceğimiz şeyleri barındırıyoruz içimizde şu yaşımıza gelene kadar. Yaşadığımız her olay insan için "normal" olan şeyler fakat bazı insanlar bunu normalin dışında yaşadıkları için delirmiş mi oluyorlar? Bizim bile potansiyel hasta olduğumuz şu dünyada o insanlara başka isimler takarak hitap etmek ne derece doğru olabilir? Çok sevdiğim bir empati yöntemi var: Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma! İş tam olarak burada bitiyor olsa gerek.

    Gelişen bilim, yapılmış olan deneyler ve sonuçları bizlere göstermeli ki hiçbir insan deli değil. Bu iki yüz yıl öncesinden kalma bir bakış açısından ibaret. İnsanlar bir şeyler yaşarlar ve eğer yaşadıkları normalin dışında ise tedavisini görürler. Bu onları yargılamamızı gerektirmez yani. Gerçi kimseyi yargılamamız gerekmez. Böyle bir hakkımız da yok.

    "Deli" kelimesi her ne kadar TDK tanımıyla "1. sıfat Aklını yitirmiş olan, akli dengesi bozulmuş olan, mecnun" anlamına gelse de kullanılması hoş bir kelime değil. Küfür gibi bakabiliriz. Kimi küfürler o insan hakkında tam karşılığını verse de nasıl ki söylenmesi hoş değil, bu da öyle. Bazı kelimeler anlamlarının dışında anlam barındırırlar. Kulağa hoş gelmemeleri gibi mesela. Özellikle insan o kelimeye karşı kompleks barındırıyorsa iş daha da kötü. Kompleks, Jung'un ortaya koyduğu bir kavram. Kişinin bir kelimeye karşı anlamlı anlamsız birden çok kelimeyi, duyguyu içinde barındırması. Örneğin kaza kelimesi, kişi eğer geçmişte bir kaza sonucu annesini kaybettiyse artık duyduğu her "kaza" kelimesinde annesine olan özlem, sevgi, acı duygularını içine çekecek. Ve daha birçok şeyi. Belki o kazada annesine çarpan arabanın markası, o an burnuna gelen bir ıhlamur kokusu aklınıza ne gelirse artık. Yaşadığımız şeylere "alıştığımız" için o şeyleri yaşarken düşünmüyoruz. Eğer beş duyu organımızdan aldığımız her duyumun üzerine düşünsek hayatımızı yaşamamız imkansızlaşırdı. Bu alışanlıklar doğaya uyum sağlamamızı kolaylaştırıyor. Fakat o uyum sağlama sırasında yaşadığımız kötü bir olay heeer ayrıntıyı tek tek hatırlamamıza ve onlar üzerine "kompleks" geliştirmemize neden olabiliyor. Gerçekten kimsenin yaşamak istemeyeceği bir şey bu. (Jung hakkında daha fazlası için: https://www.guncelpsikoloji.net/kisilik-kuramlari/jungun-ogretileri-analitik-psikoloji-nedir-h6216.html)

    Aslında size söylemek istediğim şey "deli" kelimesinden ziyade her kelime üzerine biraz olsun düşünmek. Karşımızdakine nasıl bir etki yapacağı konusunda. Çünkü her kelime çok hassas yerlere çıkabiliyor. Jung'a katılıyorum bu noktada.

Psikoloji, içinde barındırdığı her konuda(yazarken tedirgin oldum :D) insana olan hassasiyetini ortaya koyuyor. Sanırım dikkate almamız gereken birçok şey var.
Diğer yazılarda buluşmak umuduyla o zaman.. :')

Yazımızı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

13 Haziran 2017 Salı

Twitter Tweet Zamanlama Nasıl Yapılır?

zamanlama-tweet

   Twitter günümüzde en çok kullanılan sosyal medya sitelerinin başında geliyor. Çoğu kullanıcı bu sitede takipçi kazanmak istiyor. Takipçi kazanmak zor olsa da asıl zor olan gelen takipçilerin geri gitmesini engellemektir. Bunun için hesabın sürekli aktif tutulması şart. İyi de hesabın sahibi bunun için sürekli bilgisayarın başında mı olmalı? Kesinlikle hayır. Tweet zamanlama daha doğrusu planlama diye bir seçeneğiniz var. Tabii bunu Facebook sitesindeki gibi kolay yapamıyorsunuz. Ayrı bir siteye üye olmak durumunda kalıyorsunuz. Fakat merak etmeyin site güvenli ve çok sayıda da kullanıcısı var. Bunun dışında kullanımı da kolay. İşte bu yazımda o siteden yani Hootsuite sitesinden bahsedeceğim.

   Dediğim gibi site tweet planlamak için en uygun sitelerin başında geliyor. Nasıl üye olacağınızı ve nasıl tweet planlayacağınızı aşama aşama anlatacağım merak etmeyin. O zaman daha fazla lafı uzatmadan başlayalım. Aşama aşama bu siteyi nasıl kullanacağınızı yazayım.

Uyarı! Resimleri üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

1. Öncelikle elbette hootsuite sitesine giriş yapıyorsunuz. Aşağıdaki gibi bir ekran gelecek. "Log In" seçeneğine tıklıyoruz:

zamantw



2. Sonra twitter hesabınız açıkken "twitter hesabınızla giriş yapın" seçeneğine tıklıyoruz. Sizden bazı izinler isteyecek bunu onaylayıp üyeliği tamamlıyoruz:

suştefff



3. Yeni bir ekran açılacak. Artık bu ekranda gerekli zamanlamayı yapabiliriz. Üst kısımda "İleti Oluştur" diye bir kısım var. Bu kısımda twitter için zamanlayacağımız iletiyi oluşturuyoruz:

gootileti



4. Son olarak tweetimizin ne zaman saat kaçta yayınlayacağına karar veriyoruz. Burada dikkat etmemiz gereken husus saat belirlerken "AM" kısmı öğleden önce "PM" kısmı ise öğleden sonra anlamına geliyor. Ona göre saat belirleyin derim:

twplanlama

mama





Yazımızı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

10 Haziran 2017 Cumartesi

2 Yeni Yazar 4 Yeni Kategori

yazıkarasal

   Yaklaşık 3 yıl önce Karasal Anten blogunu açtığımda itiraf etmeliyim ki bir süre yazarım bırakırım demiştim kendime. Ama şimdi bakıyorum da yazmaya başladıktan sonra daha doğrusu paylaşmanın o eşsiz güzelliğini gördükten sonra bırakmak zormuş. Karasal Anten ilk açıldığından beri tabiri caizse iyi bir noktaya geldi. Tabii sizlerin sayesinde. Adım adım Karasal Anten denizin ortasına doğru süzüldü. Dalgalarla boğuştu ve bir zaman durdu. O zaman bu zamandı işte. Uzun süredir bu geminin yelkenlerinin açılmadığını itiraf etmeliyim. Yani blog ile ilgilenmediğimi üzülerek görüyorum. Ama hayat işte. Başka durumlarla uğraştırmak zorunda bırakıyor bizi.

   Karasal Anten adlı geminin yani bu blogun tekrardan yelkenlerini doldurup ilerlemesini istiyorum. Yani istiyoruz. Artık geminin tek kaptanı olmayacak. Yeni kaptanlarla birlikte yola devam edelim dedik. Aslında onları tanıyorsunuz. Yani Yazıyoruz blogunu takip edenler mutlaka tanıyacaktır. Onlar hem dümene geçecek hem de gemide yeni odalar açacak.Gerçekten her yerden çeken blog olmalıyız değil mi? Adı üstünde Karasal Anten...

   Lafı çok fazla uzattım galiba. Fazla da canınızı sıkmadan Karasal Antenin yeni yazarlarını tanıtayım:

Allegretto : Üniversite arkadaşım. Elbette yazmayı seviyor ki o yüzden burada. Uzun süredir bu blog işlerinde beraberiz.Felsefe olsun filmler olsun sanat olsun hep meraklı. Bu yüzden de zaten blogta onun için iki yeni kategori felsefe ve sanat kategorisi açtık. İçini döksün istedik. (Aslında bu tanıtım yazılarını neden ben yazıyorum ki. Neden kendileri yazmıyor. Düşünün o kadar mütevaziler yani bir de)

Nida N. : Nasıl anlatsam acaba randomların kraliçesi mi desem. Hayır hayır geleceğin psikologu. Yani inşallah bütlere kalmazsa. Yine uzun süredir tanışıyoruz. Birlikte çok işe atıldık. Psikoloji ilgi alanı anlayacağınız üzere. Zaten onun için de psikoloji kategorisini açtık. Bakalım bizlere neler yazacak merak ediyorum.

    Kendi adıma ikisine de aramıza katıldığı için teşekkür ediyorum.

Yeni Kategoriler

    Bu arada bloga eklediğimiz yeni kategorilerden yukarıda bahsettim fakat şuracıkta düzgün bir biçimde yazayım. Önceki kategoriler duracak bunlara ek olarak bloga 4 yeni kategori ekledik. Eminim ilginizi çekecektir. Eklediğimiz kategoriler:

    Felsefe, Sanat, Psikoloji ve Karalamalar (Burada aynı Görev Hakimiyet tarzı denemelerimizi, hikayelerimizi vs. yazacağız.)


Yazımı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.