hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Türk Televizyonlarının En Acayip 2 Dizi-Filmi

isler-acayip


    Çoğumuz ekranlarda hep aynı şeyleri görmekten bıkmadık mı? Bu bir gerçek. Çoğumuz ekranlarda farklı işler görmek istiyoruz. Aslında sadece izleyiciler değil ekranın öteki tarafındakilerde yani bazı yapımcılarda farklı işler yapmak istiyor. Şu gün olmasa da geçmişte bu türden girişimler gördük. İşte bu girişimlerden en akılda kalan iki adet dizi-filmi bu yazımızda tanıtmak istedik. Belki içinizde farklı işler arayan fakat bu iki dizi-filmden haberdar olmayanlar vardır. Haberdar edelim istedik.

1. Kabuslar Evi (2006)

evi-kabus

    Evet bu ülkede 2006 yılında korku-gerilim türünde bir dizi film yapıldı. Hem de çoğumuzun yakından tanıdığı bir isim tarafından. Çoğumuz onu "Babam ve Oğlum" filmi ile tanısak da o farklı işleriyle de dikkat çekiyor. Evet Çağan Irmak'tan söz ediyoruz. Kabuslar Evi adlı dizi-film Çağan Irmak'ın Türk televizyonu için yaptığı farklı bir işti. Bu dizi-filmde her hafta farklı bir hikaye işleniyordu. Fakat bu hikayelerin ana mekanı gizemli bir konaktı. Bu konak kiralık bir konaktı ve her kim gelirse gerilimi bol bir hikaye yaşanıyordu. Kabuslar Evi adlı bu dizi-filmde çok sayıda ünlü oyuncu rol almıştı. Çetin Tekindor, Hümeyra, Fikret Kuşkan, Levent Üzümcü, Okan Yalabık, Hülya Koçyiğit bu ünlü isimlerden bazıları. Bize göre televizyonlarımızda farklı bir iş görmek isteyenler geçmişte yayınlanmış bu dizi-filmi izlemeli.

2. Acayip Hikayeler (2012)

hikayeler-acayip

    İsminden de anlaşılacağı üzere gerçekten acayip bir işti. İçerisinde sadece korku-gerilim yoktu aynı zamanda fantastik bir tarafı da vardı. Yine Kabuslar Evi gibi her bölümünde ayrı bir hikaye işlenmişti. Galip Tekin imzalı "Acayip Hikayeler"in sunucusu ise acayip sanatçı Hayko Cepkin'di. Yine Kabuslar Evi gibi çok sayıda ünlü oyuncu bölümlerinde rol almıştı. Haluk Bilginer, Şevval Sam, İdil Fırat, Altan Erkekli, Tamer Karadağlı, Özlem Tekin bu ünlü isimlerden bazıları. Gerçekten farklı bir havası olan fakat ne yazık ki ekranda fazla tutunamayan bu iş izlenmeye değer. Mutlaka bir bakın deriz. 


Yazımızı Okuduğunuz İçin Teşekkür Ederiz. Yorumlarınız Bizim İçin Değerlidir.

18 Haziran 2017 Pazar

Gerçek Olmayacak Kadar Güzel Bir Rüya

olamazgercek 
  
  Yakın zamanlarda okuduğum bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Okuduktan sonra çok etkilenmiştim. 

  Bir bahar gecesi genç bir budist rahip ağlayarak uyanır. Genç rahibin ustası sorar:
- Kabus mu gördün?

-Hayır

-Üzüntü verici bir rüya mıydı?
-Peki neden böyle ağlıyorsun ?
Genç rahip göz yaslarını siler ve sessizce cevaplar, "Çünkü gördüğüm rüya asla gerçek olamaz"

-Hayır" der genç rahip,güzel bir rüyaydı gördüğüm.

  Bu hikaye "A Bittersweet Life" filminde geçiyor. Film hakkında yapılan yorumlara bakarken tesadüf gözüme çarptı(Aksiyon ve dramla harmanlanmış Uzak Doğu sinemasının güzel örneklerinden biri. İzlemek isteyenler öneririm). Bana bir anda çok fazla şey düşündürdü. Gerçek hayat ve hayallerimiz... Hayatımızın yönü... popüler kültürün yaşamamızı emrettiği hayatlar... Sınırlandırılmış, duyguları yok edilmiş insan yığınları...

  Gerçek olmayacak düşler ve hayaller... 21. Yüzyılın insanlarının en büyük sorunu... Popüler kültürün standartlarını belirlediği hayatlara inanmamız bizi bu hastalığa sürüklüyor. Büyük hayatları düşlerken hayal kırıklıklarıyla baş başa kalıyoruz. Mutluluğu ayakkabı, çanta veya arabalarda arayan bir kalabalıktan ibaret olmaya başladık.İdeal vücutların , başkaları gibi itibarlı işlerin sahibi değilsek mutsuz olmalıyız. Başkalarının onayladığı ancak aynalarda yarım kalmış hayatlar...

  İnstagramda cümle aleme ilan ettiğimiz muhteşem aşklarımız ideal eşlerimiz... Bir fotoğraf karesine sığacak anlardan ibaret olan hayatlarımız... Her şeyden nefret eden bir kalabalık... Kiralık gülümsemeler ...

  Acaba kaçımız gerçekten yapmak istediklerini yapıyor. Şu an bu yazıyı okuyan değerli okurlarımız gerçekten yaşamak istediğiniz hayatın içinde misiniz? Yapmak istediklerinizi yapıyor musunuz?
Bence her şeyi bir kenara bırakıp bunları düşünmeliyiz. 

  Son zamanlarda herhangi bir yönü olmayan hayatımın sancıları içinde kıvranırken hep kendime bu soruyu soruyorum:

-OLMAK İSTEDİĞİM YERDE MİYİM?

  Ben hala kendi cevabımı bulamadım. Sıklıkla gerçek olmayan düşlerimin arasında debeleniyorum.



 Peki sizler olmak istediğiniz yerde misiniz?


       Yazımızı okuduğunuz için Teşekkür Ederiz.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

16 Haziran 2017 Cuma

(Görev: Hakimiyet) Bölüm: 6 "Ya Hep Ya Hiç!"


Bölüm 5'i Okumak İçin Tıklayınız!
   Kan ve barut kokusu. Manzarayı özetleyecek doğru iki kelime buydu. İlk ateşten sonra grubun tepesine çok sayıda Uçan Ölüm çökmüştü. İsimlerinin hakkını vererek her yere ölüm kusuyorlardı. Jack, soğumaya başlamış Louıse'nin bedenini kavramış sadece bakıyordu. Onun güzel yüzünden aşağıya süzülen kana bakıyordu. Kıpkırmızı olmaya başlamış siyah saçlarını okşuyordu. O esnada yakında bir patlama oldu. Bunu bile önemsemedi Jack. Sanki hayat onun için durmuş gibiydi. Her şey yavaş çekimle ilerliyordu. Koşuşan direnişçiler, saklanmaya çalışan profesör ve Jack'e doğru koşturan Abdullah... Ama hepsi yavaş çekimle ilerliyordu. 

   Önce sesleri duydu, sonra barutun kokusunu aldı.Başından geçen mermilere dikkat kesildi. Koşuşan direnişçilere takıldı gözü. Sonra da karşısında onu çekiştiren Abdullah'a baktı. Profesörü hatırladı. Görevi anımsadı. İçine intikam hırsı dolmaya başladı. Tüm yaşananların intikamını alacaktı. Tüm öldürülen insanların ve sevdiği kızın. Durmak, vazgeçmek anlamsızdı. Abdullah'ın kolunu çekiştiren elini tuttu ve sıktı. Gözlerinin içine baktı. Gözleriyle anlattı. Tüm robot askerlerin yok olacağını anlattı. Abdullah bunu anlamış olacak ki Jack'in kolunu çekiştirmekten vazgeçti. Çok geçmeden Jack de tüfeğine sarıldı.

-- Karşıya nasıl geçeceğiz. Karşıya geçmeliyiz. Burada ölmek istemiyorum.

    Profesör  Hoffmann, altına saklandığı parçalanmış cesetlerin arasından çıkarken yanına hızla gelen Jack'e böyle seslendi. Jack dağılmaya başlamış direnişçilere bağırırken sesinin tonunun olduğundan daha katı çıkmasına şaşırmadı.

-- Bizi koruyun. Profesörü koruyun! Onu buradan çıkarıyoruz.

   Derhal toplandılar. Profesörü çembere alıp korumaya başladılar. Uçan Ölüm çemberin ortasına ateş açtı. Fakat Jack ondan daha hızlıydı. Profesör ve Abdullah ile Rumeli Hisarı'dan arta kalan parçalara doğru koşmaya başladılar.  Denize atlamayı mı düşünüyordu? Hayır. Aklında buradan nasıl kurtulacaklarına dair bir fikir kırıntısı dahi yoktu. Köprü kendilerine doğru gelen yeni robot askerlerle dolmuştu. Her şeye rağmen iyi direnmişlerdi. Çok fazla dayanmışlardı. Jack gözünü arkasına çevirdi. Yere yığılan direnişçi dostlarına baktı. Uçuşan bedenlere baktı. Her yer alev topuna dönmüştü. 

    Tepelerinden bir Uçan Ölüm geçti. Durmak anlamsızdı. Suya doğru koşmaya başladılar. Son çare belki yüzeceklerdi. Ama bu ölüm demekti. Jack ufak bir şansı dahi kullanmak istiyordu. Profesör bu fikirden hiç emin değildi. Yanındaki çip ıslanırsa pek işe yaramazdı. Koşarken çipi olabildiğine kıyafetine sardı. Abdullah ise şimdi olduğundan daha tedirgindi. Koşarken sağ taraflarında patlama oldu. Toprak parçaları yüzünden gözlerini bir anlık kapadılar. Jack ve Abdullah arada bir arkalarına bakıp ateş ediyorlardı. Profesör ise bunu pek de umursamadan sadece koşuyordu. Artık hemen suyun yanındaydılar. Karşıdaki yüksek binayı görüyorlardı. Bu Avrasya Karargahıydı. Karanlıklara gömülmüş bir kentte ışıl ışıl korkutucu bir şekilde parlıyordu. Jack daha fazla beklemek istemiyordu. Çare yok atlayacaklardı suya ve karşıya yüzeceklerdi. Önce Abdullah'a sonra profesöre baktı. İkisi de onu kafalarıyla onayladılar. Üçü birden derin bir nefes aldılar.

   Sanki suyun içinde yer yerinden oynamıştı. Büyük bir gürültü derin nefes almış üç insanı kendine getirdi. Jack suya baktı. Yüzeye doğru bir karartı yaklaşıyordu. Çok geçmeden bu karartının cismi belirdi yüzeyde. Balina gibi bir şeydi fakat değildi. Profesör gözlerine inanamadı. Jack ve Abdullah'ta şaşkınlıkla bakıyordu. Bu bir denizaltıydı. Yoksa robotlara mı aitti? Jack bu ihtimali düşündü hemen tüfeğine sarıldı. Ama çok geçmeden denizaltının görünen kısmında bir adam belirdi:

-- Haydi buraya. Çabuk olun. Robotlar ve Uçan Ölümler çabuk.

   Profesör hemen atladı. Ardından Jack ve Abdullah... Denizaltının içerisine girdikleri esnada yakınlarında gürültülü bir patlama oldu. Denizaltı kuvvetle sarsıldı. Fakat yara almamıştı. Robot askerler onları fark etmiş olacak ki denizaltına doğru ateşe başlamışlardı. Ama onlar ateşe başladıkları anda denizaltı yavaştan dalmaya başlamıştı bile. Bir zaman geçtikten sonra gürültüler kesildi. Artık Boğazın derin sularındaydılar. Jack, Abdullah ve profesör kendilerini çağıran ve üstünde askeri bir kıyafet olan adamı takip ederek komuta merkezine ulaştılar. İçerisi kalabalıktı. Bir adamın yanında durdular. Bu adam kıyafetinden anlaşıldığı üzere komutandı. Belki de bu denizaltının komutanı. Ciddi bir yüz ifadesiyle önce Jack'e sonra diğerlerine baktı. Elini uzattı:

-- Merhaba. Ben General Mustafa Tanyeri. Boğaz havası almak için yanlış bir zaman seçtiniz galiba. 

   İngilizce konuşmuştu. Jack onu anlamıştı. Karşısındakinin yabancı olduğunu anlayacak kadar yaşamış birisiydi General Mustafa. Jack daha rahatlamış bir şekilde cevap verdi:

-- Ben Jack. Bu Abdullah ve Profesör Hoffmann. Aslında hava almıyorduk. Karargaha ulaşmak istiyorduk. 

-- Karargaha mı? Şu kalleşlerin komutanlığına mı? Gerçekten ölmek istiyorsunuz. Sizi orada bırakmalıydık. Kendimizi de tehlikeye attık boş yere. Amacınız nedir ölmek dışında?

-- Öldürmek. Yok etmek...

   Jack tüm olanları anlattı. DeaX projesini, umut ışığını, profesörü her şeyi anlattı... General Mustafa anlatılanlar karşısında ciddi ifadesini kaybetmişti. Şaşırmıştı hatta heyecanlanmıştı. Sabredemedi katılığını kaybetmeye yüz tutmuş sesine şaşırmadı:

-- Vay canına. Bu doğru mu çocuk? Bu profesör ve şu proje hepsi tüm olanlara son verebilir mi? 

-- Elbette. Tüm bu yaşananlara, tüm kötü günlere son verebilir. İnsanlık tekrar yükselebilir. İnsanlık yeniden hakimiyet kurabilir. Bu bizim görevimiz. Direnişçilerin en büyük görevi.

-- Avrupa'daki direnişçilerin yok olduğunu düşünüyorduk.  Bizler galiba Anadolu direnişçilerinin son kırıntılarıyız. Direniş ağlarımız tek tek yok edildiğinde merkez komutanlık tek bir emir verdi: Kaçın ve düzensiz direnişe devam edin. Uzun süredir bu denizaltıdayız. Sadece oksijen ve ihtiyaçlarımız için arada bir çıkıyorduk yüzeye. Bu çıkışlarda çok da adam kaybettik. Şimdi siz çıkmış bize tüm bunların biteceğini söylüyorsunuz. Evet buna inanıyorum. Evet evet inanmak zorundayım. Size yardım edeceğim. Bu son yapacağım iş olsa da evet yardım edeceğim.

   Profesör ve Jack bunu duyduğuna sevinmişti. Abdullah ise hala tedirgindi. General Mustafa Avrasya Karargahına çıkarma yapacağı mevkiyi bulmaları için askerlerine emirler yağdırıyordu. Bu esnada Abdullah'ın tedirgin sesi duyuldu:

-- Nasıl oluyor da robotlar bu denizaltıyı fark etmiyorlar. Şimdiye kadar nasıl yaşadınız.

-- Fark etmiyorlar mı? Az önce tepemize ölüm yağdırdılar. Ama bu denizaltı sağlamdır kolay kolay delinmez. Şimdiye kadar nasıl yaşadığımıza gelince açık denizlerde gezindik çoğu zaman ve inanmak zor ama robotların deniz gücü çok zayıf. Hala geliştirdikleri bazı araçları var. Kolayca onları avlıyoruz ve onlardan kurtuluyoruz. Yüzeye çıkınca tek sorunumuz Uçan Ölüm. Onda da şansımız iyi gitti diyelim.

-- Peki bizi nasıl fark ettiniz? Yüzeyi gösteren radarlar var mı bilemiyorum.

-- Karadeniz'e geçiyorduk. Boğazdan geçerken yüzeye daha yakın geçelim dedik. Tehlikeliydi ama robotların yerleştirdiği mini su mayınlarından kurtulmak için iyi bir taktik. Genelde o mayınlar derinlere çöküyor. Ateşi gördük. Yukarıdaki hengameyi. Ve periskopla sizleri. Ve sonuçta sizi. Muhteşem bir tesadüf değil mi?

   Bu cevaplar karşısında Abdullah pek de rahatlamış gözükmüyordu. Jack bunu normal olarak algıladı. Abdullah her zaman böyleydi. Daha şüpheci. Profesör çipi çıkardı sağlam olduğunu anladı. Denizaltı hızla ilerliyordu. Avrasya Karargahının yakınlarında durdu. Yüzeye çıkmak için hazırlıklara başlandı. General Mustafa emirler yağdırıyordu. Bu emirlerin arasında yine Abdullah'ın sesi duyuldu:

-- Acele etmiyor muyuz? Şimdi büyük önlemler almışlardır. Karargaha girmek çok daha zor olmaz mı? Yarın iyi bir plan yapıp girebiliriz belki de.

   Bu sefer general yerine Jack cevap verdi:

-- Hayır tam zamanı. Birliklerinin bir bölümünü bizim için karşıya geçirdiler. Karargaha saldıracağımızı düşünmüyorlardır. O kadar deli olduğumuzu düşünmezler. 

   Abdullah tedirgin bir biçimde etrafına bakındı. Gözleri radarlara ve haritalara ilişti. Dikkatle baktı. General Mustafa o esnada tam olarak nereye çıkacaklarını anlatıyordu. Askerler onu dikkatle dinliyordu. Çok geçmeden denizaltı yüzeye yükselmeye başladı. Avrasya Karargahına yakın bir noktaya çıkış yapacaklardı. Profesör karargahın kuzeyinde gizli daha korunaksız bir girişin olduğunu biliyordu. Oraya yükleneceklerdi. İçeriye mümkün olduğunca çok adamla girmeleri gerekiyordu. İçeride işleri kolay olmayacaktı. Hele ana makineye ulaşmak hiç de sanıldığı gibi basit bir iş değildi. 

   Denizaltı yavaşça yüzeye yükseldi. İlk önce bir asker durumu anlamak için periskoptan etrafa baktı. Etraf sakindi. Karşı kıyılarda hala çatışma var gibiydi. General bunu öğrendikten sonra emrini verdi yüzeye çıkıyorlardı. Askerler önde Profesör, Jack ve Abdullah arkada çıktılar. Karaya ayak bastıklarında etrafın anormal derecede zifiri karanlık olduğunu fark ettiler. Sadece karargahtan ışıklar yayılıyordu. Robot askerler neredeydi? Ya Uçan Ölümler? Galiba şanslıydılar. Düzenli ve dikatli bir şekilde yavaşça kuzey girişine doğru yönelmeye başladılar. Askeri disiplin belli oluyordu bu yürüyüşte. Sessizlik hakimdi. Sonra açık bir alana ulaştılar. Şimdi askerler parmakları tetikte daha dikkatliydiler. 

   Ufacık bir çıt sesi geldi. Bu sanki kola kutusunun kapağının açılması gibi bir sesti. Grup aniden bu sesle durdu. Sonra ikinci bir çıt sesi. Sonra aynı anda çok fazla çıt sesi. Sanki bir şeyin kapağı açılmıştı. Aniden ortalığa kırmızı dumanlar yayılmaya başladı. General askerlerine siper almalarını emretti. Fakat çok geçti. Duman bayıltıcı bir gazdı. Askerler yere düşmeye başladı. General Mustafa da daha sonra yere serildi. Jack dumanın etkisini hemen fark etmişti. Ağzını ve burnunu kapadı. Aynı şeyi yapmaları için profesör ve Abdullah'ı da uyardı. Ve yeniden koşmaya başladı. Girişe doğru koşmaya başladı. Fakat daha sonra durdu. Jack, profesör veya Abdullah'ın arkasından koşmadığını fark etti. Bayılmışlar mıydı? Bunu anlamak için arkasını döndüğünde hayatının şokunu yaşadı.

    Dumandan etkilenmemek için ağızlarını kapamış olan iki adamdan birisi diğerinin başına tüfeğini dayamıştı. Profesör diz çökmüştü. Başına dayanmış tüfeği tutan el ise Abdullah'a aitti. Jack büyük bir şaşkınlıkla onlara yaklaştı. Abdullah ona bakıyordu. Gözünde tuhaf bir yabancılık ve nefret vardı. Jack anlamaya çalışıyordu. O yüzden konuştu:

-- Abdullah sen ne yapıyorsun?

-- Buraya kadar sefil insan.

   Abdullah tüfeği profesörün başından çekti ve Jack'e doğrulttu. Jack tüfeğine sarılana kadar tetiğe bastı. Jack'in sağ bacağına sıkmıştı. Jack yere yığıldı büyük bir acıyla. Hem bacağı hem de ihanet yüzünden kalbi acıyordu. Son gördüğü etrafını saran robotlar ve kendisine doğru gelen bir çift ayak oldu. Gözleri kapandı. Bayılmıştı...


                                     Bölüm: 7 "Yıkıntıların Arasındaki Casus" (Final) 
                                                                       


Yazımızı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

24 Şubat 2017 Cuma

(Görev: Hakimiyet) Bölüm: 4 "Hedef Avrasya!"

avrasya

Bölüm 3'ü Okumak İçin Tıklayınız!

-- Bunu düşünmek bile tamamen delilik! Bakın zaten buraya gelerek ölüm fermanımı imzalamış oldum. Bırakın gideyim ve şansımı deneyeyim. Dışarıda yaşamak için daha çok şansım var.

   Profesör bunları söylerken odada bulunan direnişçiler çıldırmak üzereydi. Profesör tam bir korkak gibi davranıyordu. Onu ikna etmek için belki de saatlerdir dil döküyorlardı. Jack çıldıranların arasındaydı. Dayanamadı konuştu:

-- Bir yolunu biliyorsunuz fakat neden yardım etmiyorsunuz. Tüm bu olanları bitirebiliriz. Tüm bu yaşananlara son verebiliriz. Robotları yenebiliriz. 

-- Bunlar sadece hayal. Onları yenemezsiniz. Yaşananlara son veremezsiniz. Her şey bitti.

-- Bunu nasıl söylersin! Daha düne kadar dışarıda yaşıyordun. Onlardan kaçmayı başarıyordun. Demek hala bir umut var. Onların zayıf noktalarını biliyorsun. Sistemlerini biliyorsun.

-- Evet. Ama bu bir şeyi değiştirmez. Benim dışarıda yaşamayı başarmam günü kurtarmaktan öteye gidemez. Dünyayı kurtarmaya yetmez.

-- Sen bir korkaksın. Evet korkaksın. Bunu anladım!

-- Korkak ha! Bana bakın bayım. Gözlerime bakın. Bu gözlerin neler gördüğünü  tahmin bile edemezsin. Bakın! Bu gözler karımın ve çocuklarımın vahşice ölümünü gördü. Onların infazlarına şahit oldu. Daha 5 yaşındaki küçük kızımın göğsüne giren mermiyi gördü. Yere yığılışını, yerde can çekişini gördü. Korkak ha!.. Onları kurtarmak için çırpındım. Bu korkakça bir hareket değil bence...

   Profesör kafasını öne eğdi. Odadaki herkes susmuştu. Jack söylediğine pişman olmuştu. Bir an Louise ile göz göze geldi. O esnada profesör ayağa kalktı. Şimdi tüm gözler profesörün üzerindeydi. Jack profesöre yaklaştı. Onu mutlaka ikna etmek zorundaydı. Nitekim profesör son şansları olabilirdi. Brüksel direnişi çökmüştü. Komutan Markov'un birlikleri yenilmişti. Robotlar adım adım ilerliyorlardı. Jack tüm bunları düşünerek konuşmaya başladı:

-- Belki de bizim için değil. Kızınız için yaparsınız bunu. Kızınızın intikamını almak istersiniz. Onunla birlikte her gün ölen daha küçük kızların dahası bebeklerin intikamı. Bakın profesör siz yardım edin veya etmeyin biz savaşmaya devam edeceğiz. Öleceğimizi bilsek bile bunu yapacağız. Çünkü hayatlarımızı geri istiyoruz. Ve çok küçücük bir umut olsa dahi buna sarılıyoruz. Çocuklarımızın ölmeyeceği bir dünyanın umudu bu...

   Jack bunları söyledikten sonra odadan çıkmak için yavaş yavaş kapıya yürüdü. Arkasında ise Abdullah ve Louise vardı. Tam kapıya gelmişlerdi ki profesör konuştu:

-- DeaX Projesi...RoboNet- X üzerindeki anormallikleri fark edince tasarladım. Tüm ağı kapatmaya yarıyor. Fakat yarım kaldı. Daha doğrusu kontrolü kaybettik...

   Jack hızla geri döndü. Odadaki herkes şimdi profesöre kulak vermişti. Bir çıt bile çıkmıyordu. Profesör ise Jack'e bakarak konuşuyordu:

-- Haklısın yıllarca kaçtım. Korkakça kaçtım. Her gece uyuduğumda karım ve çocuklarım geliyor gözümün önüne. Kızımın çırpınışı geliyor... Onun için savaşacağım. Onu gerçekten kurtarmak için. Daha rahat uyuması için... Eğer bana bilgisayar verirseniz DeaX'ın son kodlamasını yapabilirim. Ve eğer şanslıysak sistemi çökertebiliriz. 

-- Elbette size istediğiniz bilgisayarı veririz. Fakat RoboNet- X ağına nasıl erişeceksiniz. İnternet yok.

-- Şanslıysak dedim zaten. Bunu elle yapmamız gerekecek. Gerekli programı çipe yükleyeceğim. Ve bu çipi merkez sisteme takmamız gerekecek.

   Şimdi herkes birbirine bakıyordu. Gerçekten de bu çok zor bir işti. Robotların ana karargahına gitmek ölüme gitmekle aynı anlama geliyordu. Fakat başka çaresi yoktu. Bunu yapmak zorundaydılar. Jack kafasını kaşıdı. En yakın merkezi düşündü. Kendisi düşünürken profesör bu düşüncesine cevap verdi:

-- Avrasya karargahı. Orası şu anda bize en yakın olan ana merkezlerden. Avrupa ve Asya robot ordularının ortak merkezi. Zamanında bizzat çalıştım orada. Yani bir bakıma avantajlıyız. Eğer içeri girebilirsek bu işi halledebilirim. Ve orası eskisi gibiyse içeri girmek için bir şeyler yapabilirim.

   Odadaki herkesin yüzünde ufak bir mutluluk belirmişti. Umut gittikçe büyüyordu. Jack'de bunu daha çok körüklemek istiyordu:

-- Avrasya karargahı İstanbul'da köprünün diğer tarafında. Bundan 3 sene evvel oraya kadar uzanan tünelimiz vardı. Robotlar keşfetti ve yok etti. Fakat Çatalca'ya kadar bir tünelimiz gidiyor. Tehlikeli ama oradan sonrasını yüzeyden devam edebiliriz. Köprüyü geçebiliriz.

   Bu esnada Abdullah konuşmaya başladı:

-- Tabii köprü hala duruyorsa. En son gitmemizin üzerinden oldukça uzun bir zaman geçti. 

   Jack gülümseyerek cevap verdi:

-- Köprüyü yıkacaklarını sanmam. Üzerinden geçmek imkansız olabilir ama. Bir yolunu düşünmeliyiz. Mutlaka bir yolunu buluruz oraya kadar ulaşırsak.

   Odadaki herkes Jack'i onaylamıştı. Direniş için şimdi gerçekten bir umut belirmişti. Çok kısa süre sonra toplantı bitti. Profesör çalışmalarına başladı. Jack ve adamları ise yolculuk için hazırlıklara başlamıştı. Sadece onlar da değil. Merkezde bulunan eli silahlı direnişçilerin hemen hepsi hazırlıklara başlamıştı. Bu direnişçilerin yarısı burada savunmada kalacaktı. Diğer yarısı ise profesöre katılıp Avrasya karargahına doğru yola koyulacaktı. Hepsi heyecanlıydı. Yıllardan beri savunma yapıyorlardı. Şimdi ise saldıracaklardı. Kendilerini yok etmeye çalışanlara karşı saldıracaklardı. Belki küçük bir ihtimal onları yeneceklerdi...

 Bölüm: 5 "Uzun Yol"

Yazımı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

13 Şubat 2017 Pazartesi

(Görev: Hakimiyet) Bölüm: 3 "Deax Projesi"

hakimiyet3

Bölüm 2'i Okumak İçin Tıklayınız!

   Profesör Franz Hoffmann, son kez dışarıya baktı pencereden. Tasarladığı koruma kalkanından emin olmak istiyordu. Bu kalkan robotlar tarafından tespit edilmesini engelleyici bir dizi önlemden oluşuyordu. Sinyal bozucular, şaşırtma amaçlı sinyal yanıltıcı sistem, eve yaklaşacak robotlar için sahte hedef koordinatları veren bir dizi alet vs. bu koruma kalkanının elemanlarıydı. Profesör tüm bunlara rağmen tespit edilmemek adına çok sık yer değiştiriyordu ve fiziki önlemlerini de alıyordu. Mesela her yerleştiği evin çevresine nano mayınlar yerleştiriyordu. Bu mayınlar ufak tefekti ama çok etkiliydi. 

   Profesör dışarının güvenli olduğuna kanaat getirdikten sonra rahat bir nefes alarak koltuğuna oturdu. Her akşam olduğu gibi yıkıntıların arasından bulduğu kitapları incelemeye başladı. Kitaplardan birisi dikkatini çekti. " Hastalıklar Ülkesi" adlı bu kitabın kapağı oldukça yıpranmıştı. Yazarının ismi de okunmuyordu. Bir süre bu kitabı inceledikten sonra sıkıldı ve arkasına yaslandı. Düşünmeye başladı. Olanları düşündü. Robotların hakimiyetini düşündü. Nasıl başlamıştı tüm bunlar? 

   Profesörün yıllarca yönetici konumunda çalıştığı RoboNet-X robotların birbirleriyle bilgi paylaşımına imkan veren bir ağdı. Bu ağ özellikle kontrolün kaybedildiği yıllarda çok gelişmişti. Robotlar birbirleriyle haberleşip duygusuz bir akıllı varlık konumuna gelmişlerdi. Mantık yüklü devreleri insanların dünyaya zararlar verdiğini keşfetti bir gün. Bunun üzerine yine mantık devreleri çalıştırılarak o halde insanlar yok edilmeli denildi. Yok etme bilgisi RoboNet-X sayesinde anında yayıldı ve kontrol kaybedildi. Robotlar insanlardan öğrendikleri şekilde ordular kurdular, bu ordularla savaşmaya başladılar. Yine öğrendikleri şekilde kendi kendilerini üretmeyi başardılar. İnsanların onların üzerindeki hakimiyeti böyle son buldu.

   Profesör Hoffmann, RoboNet-X üzerindeki anormallikleri ilk fark eden kişilerdendi. Ağın bilgi paylaşımının bu kadar serbest olmaması gerektiğini savunuyordu. Ağ için alternatif bir kontrol sisteminden bahsediyordu. Bu sistem gerektiğinde ağı kapatabilecek bir sistemdi. Fakat sistemi geliştirmeye devam ettiği aşamada kontrol kaybedildi ve Profesörün düşüncesi proje olarak kaldı. 

   DeaX diye sayıklıyordu Profesör. Sonra bir patlamayla uyuyakaldığı koltuğundan fırladı. Dışarısı aydınlanmıştı. Hemen pencereye koştu. Gözlerine inanamadı. Karşısında bir Tank vardı ve arazisinde ilerliyordu. Hemen masada duran silahına koştu. Tam o sırada ikinci, üçüncü patlama gerçekleşti. Ev fena sarsılmıştı. Anlaşılan gelenler her kimse nano mayınlara basmıştı. Profesör silahıyla pencereye koştu. Pencereden baktığı anda evin kapısı kırıldı. Kapı arkasında kalıyordu. Yolun sonuna geldiğini düşündü. Fakat her şey daha yeni başlıyordu. Elinde tüfeği ile Jack, arkası dönük olan Profesöre seslendi:

-- Korkmanıza gerek yok Profesör. Bizler Direniş askerleriyiz. Sizi almaya geldik.

   Profesör hem rahatlamış hem de şaşırmıştı. Direniş yerini nasıl tespit etmişti? Robotlar bile bunu yapamamıştı. Şaşkınlıktan konuşamadı. Öylece bekliyorlardı. Bekleme safhasını bu sefer Abdullah bozdu:

-- Jack, birazdan robotlar buraya damlar. Hemen gitmeliyiz.

-- Biliyorum. Fakat misafirimiz normal olarak şaşkın. Belki de kaç zamandır karşısında Tank görmüyordur. Kusura bakmayın Profesör işimizi şansa bırakmak istemedik. Ayrıca mayınlarınız yüzünden iki adamımı kaybettim. Neden tespit edilmediğinizi daha iyi anladım. 

   Profesör şaşkınlığı atmıştı üzerinden. Bir anda açık hedef olduğu aklına geldi. Korkuyla konuşmaya başladı:

-- Arkadaşınız haklı. Koruma kalkanım çalışıyor. Fakat sizin koca tankınız çoktan tespit edilmiştir ve onun yüzünden şu anda tehlikedeyim. Nereye gideceksek gidelim.

   Ekip, Profesörü koruyarak dışarı çıktı. Dışarıya yeni ayak basmışlardı ki tepelerinden iki tane Uçan Ölüm geçti. Jack'in ekibine bu operasyonda Viyana direnişinden destek ekipler verilmişti. Tankta bu desteğin diğer bir ayağıydı. Bu tür askeri araçlar yüzeyde hala robotlar tarafından yok edilmemiş yerlerde saklanıyordu. Çok önemli olmadıkça da riske edilmiyorlardı. Profesörün alınma operasyonuna katılan tankta eve yakın bir yerde gizliydi. İşte o Tank az önce hızla geçen Uçan Ölümlerin roketlerinden nasibini aldı ve gürültüyle patladı. Herkes bu patlama karşısında siper almıştı. Patlamanın etkisi geçince Jack'in işaretiyle tüm ekipler dağınık bir şekilde köstebek deliğine koşmaya başladılar. 

   Köstebek deliğine ilk ulaştırılan Profesör oldu. Daha sonra Jack'in ekibiyle beraber birkaç kişi daha girdi deliğe. Operasyon planına göre bazı ekiplerde dışarıda farklı noktalardan Viyana-4 ağına gireceklerdi. Bu, bölgeye gelecek robot askerleri şaşırtmak için yapılacak bir taktikti. Nitekim bu taktik tuttu. Robot askerler yanlış noktalara ilerledi. Asıl deliğe ulaşanlar ise patlatılmış haliyle karşılaştı.

   Köstebek delikleri yüzeye operasyon yapan ekipler tarafından açılıyordu. Bunların asıl şehir ağı ile bir bağlantısı vardı. Operasyon bitince veya planlanan zamanda bitmeyince bu bağlantı imha ediliyordu. Böylece asıl şehir ağı tespit edilemiyordu. İşte böyle bir ağ sisteminden geçerek şehre ulaştırıldı Profesör Hoffmann. Şehirdeki direnişçiler onu büyük bir sevinçle ve umutla karşıladı. Fakat Profesör onlar kadar mutlu değildi. Hatta üzüntülü gibi bir hali var denilebilirdi. Bunu fark eden Jack sebebini de merak ediyordu...

                                                      Bölüm: 4 "Hedef Avrasya!" 



Yazımı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

5 Şubat 2017 Pazar

(Görev: Hakimiyet) Bölüm: 2 "Yeni Bir Umut"



    Yer altında savunma şehirleri kurma fikri 2114 yılında Dünya İnsan Birliği tarafından tartışılmış ve nitekim 2120 yılında ilk yer altı ağları kurulmuştu. 2154 yılında korkulan olunca yani robotlar arası ortak ağ olan RoboNet-X üzerindeki hakimiyet son bulunca insanlar yer altında savunmaya geçmişlerdi. Özellikle robot karşıtı örgütler büyük insan kıyımlarından çok önceleri savunma için hazırlanmışlardı. İşte Komutan Markov bu örgütlerde yıllarca görev yapmıştı. Şimdi ise Brüksel-7 merkezinde masanın başında kurmaylarıyla beraber düşünceliydi. Masanın diğer ucunda Jack vardı. Komutan Markov'un en güvendiği isimlerden birisiydi Jack ve her toplantıya katılırdı.

   -- Brüksel'deki son alışveriş merkezi de yok edildi demek. Artık evlerde bir şeyler arayacağız herhalde. Ama onları da aşamalı olarak yok ediyorlar. Kendi şehirlerini kuruyorlar. Fakat karamsar olmayın dostlarım. Viyana'dan güzel haberler geldi.

   Komutan Markov bu sözlerinden sonra ayağa kalktı ve önünde duran kapalı zarfı açtı. Zarftan bir fotoğraf çıkardı. Bu fotoğrafı masanın ortasına attı. Niyeti herkesin görmesiydi. Masanın başındakiler fotoğrafa bakarken o konuşmaya başladı:

   -- Profesör Franz Hoffmann. Yıllarca RoboNet-X ağı için yönetici konumunda çalıştı. Bildiğiniz üzere robotlar bu ağ için çalışan herkesi öldürmüştü. Yani onlar hatta biz bile böyle biliyorduk. Fakat Profesör Hoffmann yaşıyormuş. Viyana'daki direniş merkezinden bu yönde bilgi geldi. 

   Masanın başındakiler bu habere sevinmişti. Eğer profesör gerçekten yaşıyorsa bu bir umut demekti hem de çok büyük umut. Sonuçta ağı biliyordu ve mutlaka ağın zayıf noktalarından da haberi vardı. Jack ise sevinç karşısında daha ihtiyatlıydı. Ortada garip bir durum seziyordu. Profesör bu zamana kadar nasıl yaşamıştı? Şimdiye kadar nasıl fark edilmemişti? Jack bunları düşünürken Komutan Markov ciddi bir yüz ifadesiyle konuşmasına devam etti:

   -- Ciddi bir sorunumuz var dostlarım. Evet profesör yaşıyor ancak yer altında değil. Yer üstünde! Nasıl başardığını bilmiyoruz. Ama gelen bilgilere göre yer üstüne çıkan gruplardan birisi rapor etmiş bunu. Grupta profesörü tanıyanlar varmış ve onu görmüşler. Yerini tespit ettik. Onu mutlaka yer altına getirmeliyiz. En azıyla robotlar fark etmeden bunu yapmalıyız.

   Az önceki sevinç yerini derin düşüncelere bırakmıştı. Komutan Markov'un gözü şimdi Jack'deydi. Jack profesörün alınması işinin kendisine verileceğini anlamıştı. Aslına bakılırsa o alışveriş merkezinden çıkıp buraya gelmeleri bir başarıydı ve direniş tarafından takdirle karşılanmıştı. Bu durum görevin kendilerine verilmesini anlamlı kılıyordu. Komutan Markov bir süre daha sustuktan sonra gözlerini Jack'den ayırmadan konuşmaya başladı:

   -- Dostlarım yakında Avrupa robot ordusu Brüksel yer altı şehirlerimize saldıracak. Bu yönde ciddi istihbaratlar var. Tahliye kararını verdik. Sivilleri aşamalı olarak Köln-3 ve Nürnberg-2 merkezlerine aktarıyoruz. Fakat ben ve birliğim burada kalıp elimizdekilerle savaşacağız. Böylece Jack'e ve dolayısıyla Profesöre zaman kazandırmış olacağız.

   Şimdi masadaki tüm gözler Jack'deydi. Jack tereddüt dahi etmeden Profesörü sağ salim alacaklarını söyledi. Komutan Markov gururla baktı. Artık Brüksel-7'deki son toplantının bitme vakti gelmişti. Komutan Markov bunun farkına vararak son sözlerini söyledi:

   -- Dostlarım  robot ordusu adım adım ilerliyor. Bildiğiniz gibi son 3 yıldır sırasıyla Amerika, Avustralya ve Uzak Doğu direnişleriyle bağlantımız koptu. Bu durumun ne kadar kötüye gittiğini gösteriyor. Fakat Profesör sayesinde direnişimizin kaderi değişebilir. Bunun için elimizden geleni yapalım. Direnişimiz adına hepinize şans diliyorum.

   Toplantı bitmişti. Kurmaylar tek tek kalktı ve odayı boşaltmaya başladılar. En son Jack çıkarken Komutan Markov ile göz göze geldi. Komutan Markov'un bakışı asla unutulmayacak umut dolu bir bakıştı. Kaç yıldır birlikte çalışıyorlardı. Fakat Jack ilk defa onu bu kadar umutlu görmüştü. Jack'i kapının hemen ardında Louise ve Abdullah bekliyordu. Merkezde bir karmaşa hakimdi. Siviller tahliye ediliyordu. Louise ve Abdullah ise olanlara anlam veremiyordu. Bundan dolayı Jack yanlarına geldiğinde açıklama yapmasını beklediler. Fakat Jack açıklama yapana kadar yanlarına direnişçi bir asker geldi ve konuşmaya başladı:

   -- Yola çıkmak için sizi bekliyoruz efendim!

   Loise ve Abdullah aynı anda nereye diye sordular. Jack ise biraz da gülümseyerek cevap verdi:

   -- Viyana'ya. Direnişin kaderini değiştirmeye!...


                                              Bölüm: 3 "DeaX Projesi" 


Yazımı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.