insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2018 Pazar

Tek Bir İnsanın Yaptığı Kale : Mercan Kalesi

kalesi-mercan

    Kaleler çok korunaklı müthiş yerlerdir. Eski dönemlerde devletlerin içlerinde korunmasını sağlayan bu yapılar zamanla önemini yitirmiştir. Şimdilerde fonksiyonlarını başka yapılar sürdürse de bazı kaleler var ki hala çekiciliğini koruyor. İşte bu kalelerden belki de en gizemlisi olan Mercan Kalesini yazacağız bu yazımızda. Çünkü bu kale tek bir insan tarafından inşa edilmiş. Nasıl yani dediğinizi duyar gibiyiz. O halde anlatmaya devam edelim.

3 Ağustos 2017 Perşembe

Aynadan Yansıyan Yüzler

yansıyan-aynada

Not: Yukarıdaki tablo Picasso'nun "Aynadaki  Kadın" adlı yapıtıdır

Üzerinde yaşadığımız dünyanın katmanları vardır; atmosfer, hidrosfer,litosfer, pirosfer, barisfer....

   Varlığımıza kaynak olan toprağın da  katmanları vardır. Yani üzerinde yaşadığımız evrenin derinlikleri var.İçine doğru ilerledikçe farklılaşıyor. Kendi içerisinde ayrışıyor. Özellikleri ortaya çıkıyor. Dünyada yaşayan tüm canlılardan farklı olan insan da aynı evren gibidir. Tanıdıkça farklılaşır, değişir ve derinleşir...

    Tüm bu düşüncelerin aklıma hücum etmesini sağlayan şey bir kitap... Aslında başka bir kitap alacaktım ama elimde olmadan Herman Hesse'nin Klein ve Wagner kitabını aldım o gün. Daha kitabı gördüğüm an kendime yakın hissetmiştim. Kitabı bitirdiğimde ana karakteri günlerce düşündüm. Aklımdan bir türlü çıkmıyordu. Wagner yani Klein benliğime işlemişti sanki... Günlerce gittiğim her yere Wagner'le birlikte gittim. Klein'le birlikte uyudum ve uyandım. Sonra bir anda nedenini fark ettim. 

    Bir zamanlar aynanın karşısına geçer aynada bana bakan yüzün kim olduğu hakkında saatlerce düşünürdüm. Ben kimdim ya da neydim? Niye içimde birden fazla insan varmış gibi hissediyordum. Ben gülerken bir başka ben neden üzülüyordu...  Sadece insan olmak istiyordum bir insan yalnızca... bir... İçime yığılmış benlerin varlığı iliklerime kadar beni rahatsız ediyordu.

    Eğer burada bu yazıyı okuyan okurlarımla dışarıda tanışsaydık ne demek istediğimi daha iyi anlardınız. Şu an için tanışma şansımız olmadığına göre biraz durumu açıklayayım. Hayatta pek çok insana göre şanslı biriyimdir. Pek başarısız olmadım işin aslı. Liseyi okul birincisi olarak bitirdim. Sonra istediğim üniversiteyi kazandım. Üniversiteyi de yüksek bir dereceyle bitirdim. Çevremdeki insanlar genel olarak bana güvenirler, saygı duyarlar ve başaracağıma inanırlar. Çok sevdiğim dostlarım, arkadaşlarım var. Yani kötü bir hayat yaşadım denemez. Neşeli ve canlı bir insanımdır. Uzun uzun sohbet etmekten hoşlanırım. Elimden geldiği kadarıyla gezip yeni yerler görmeyi severim.

    Tüm bunlara rağmen içimde bir yerlerde hep bir hüznü taşımışımdır. İçinde bulunduğum tüm mekanlara tam olarak ait olamıyormuşum gibi hissederim. Sanki derinlerimde biri sürekli kan ağlıyor. Tuhaf değil mi ben gülerken bir şey beni aşağıya çekiyor... Beni yerden yere vuruyor.

    Sonra bir de hakim olamadığım o koca öfkem. Bana sürekli yapmak istemediğim şeyleri söyleyen bir insan var gibi. Vur, kır  niye susuyorsun ki... O yüzden öfkeliyken pek konuşmam... Bana sahip olmaya çalışan öfkeme sahip olmalıyım.

    Yan yana içimde birçok benle birlikte yürüyordum. Klein'de içindeki Wagner'le birlikte yürüyordu... İçimdeki benler aslında benim katmanlarım...Onlar benim derinliklerim.. Beni ben yapan beni var eden şeyler. Bu durumu anlayamadığım zamanlarda sürekli iki yüzlüymüşüm gibi elimde olanlara şükretmeyen bencilin teki gibi hissederdim kendimi. Sonra bir gün kendimle tanıştım. Yanlış anlamışım kendimi aynaya yansıyan tüm yüzler birleşip beni oluşturuyor. Hepsi benden bir parça...

    Hepimizin içerisinde görünenden farklı insanlar var olabilir aslında bu ürkütücü bir durum veya yanlış bir şey değil. İnsan karışık bir yapıdadır aynı evren gibi. Zamanın kolları altında yaşarız ve sürekli değişiriz. Her değişimde içimizde bir parça kalır...Bu parçalar bizim derinliklerimizdir aslında
Hepsiyle birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz...Eğer kendinizle tanışma fırsatınız olmadıysa belki artık bir şans verebilirsiniz. Bedenimizi iyi tanısak da içinde yaşayan ruhu keşfetmemiş olabiliriz. Artık ertelemeden kendimizle tanışmalıyız. 


Not: Klein ve Wagner kitabını okumanızı tavsiye ediyorum. Zevkle okuyacağınız ve kendinizi düşünme fırsatı veren muhteşem bir kitap.

Yazımızı okuduğunuz için teşekkür ederiz.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.



14 Haziran 2017 Çarşamba

İki Yüzyıl Önce Deliydik

deliydik-hepimiz

    Psikoloji, 19. yüzyılda Freud ile birlikte gelişmiş bir bilim dalı. Elbette 19. yüzyıldan öncesi de var. Psikolojinin karanlık tarafı olarak görmek gerekiyor bu dönemi. Çünkü ciddi manada korkunç tedavi yöntemleri kullanılıyordu.

    Gerçi çok öncesine gitmeye de gerek yok. Bundan 17 yıl öncesine kadar eşcinsellik hastalık olarak görülüyordu. Hatta ve hatta çok korkunç deneylere maruz kaldı bu insanlar. "Normal olmak isteği" doğrultusunda elbette ki. Neyse ki Dünya Sağlık Örgütü 1990 yılında eşcinselliği hastalıklar listesinden çıkardı.

    Freud'dan önce, psikolojik hastalıklar en başta şizofreni gibi çok ağır olanları ciddi manada dehşet verici şekilde sözde tedavi ediliyordu. Freud aslında içebakışçı yöntemle bilhassa hipnoz yöntemi ile psikoloji alanında çağ açtı. Ki zaten ondan sonra gelecek olanlar da onu referans alarak çalışmalarını devam ettirdiler. İşte öyle büyük bir insan <3

    Bu yazımda delilik kavramını ve bakış açımızı değiştirmek adına bir şeyler söylemek istiyorum. Çünkü psikoloğa giden ya da psikiyatriste giden insanlara potansiyel deli olarak bakmak, bunu ifade etmesek de bir düşünce olarak beynimizin bir köşesinde bulunması kaçınılmaz oluyor.

    İki yüz yıl öncesinde bu tür rahatsızlıklar elektrik şokları gibi değişik metotlarla, yani İNSANI İNSAN YERİNE KOYMAYAN yöntemlerle tedavi edilmeye çalışılıyordu. Ben şimdi size aslında hepimizin anksiyetesi var, bipolar bozukluğa yatkınlığı var desem? Kendinizi deli yerine koyabilir misiniz? "Hayır değilim, imkanı yok" mu?

    Hepimiz kaygılanıyoruz, hepimiz depresyona giriyoruz kimi dönemler. Bazen travmalar geçiriyoruz, bunların etkilerini içimizde barındırıyoruz. Bazen onları unutuyoruz. Yani tahmin edemeyeceğimiz şeyleri barındırıyoruz içimizde şu yaşımıza gelene kadar. Yaşadığımız her olay insan için "normal" olan şeyler fakat bazı insanlar bunu normalin dışında yaşadıkları için delirmiş mi oluyorlar? Bizim bile potansiyel hasta olduğumuz şu dünyada o insanlara başka isimler takarak hitap etmek ne derece doğru olabilir? Çok sevdiğim bir empati yöntemi var: Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma! İş tam olarak burada bitiyor olsa gerek.

    Gelişen bilim, yapılmış olan deneyler ve sonuçları bizlere göstermeli ki hiçbir insan deli değil. Bu iki yüz yıl öncesinden kalma bir bakış açısından ibaret. İnsanlar bir şeyler yaşarlar ve eğer yaşadıkları normalin dışında ise tedavisini görürler. Bu onları yargılamamızı gerektirmez yani. Gerçi kimseyi yargılamamız gerekmez. Böyle bir hakkımız da yok.

    "Deli" kelimesi her ne kadar TDK tanımıyla "1. sıfat Aklını yitirmiş olan, akli dengesi bozulmuş olan, mecnun" anlamına gelse de kullanılması hoş bir kelime değil. Küfür gibi bakabiliriz. Kimi küfürler o insan hakkında tam karşılığını verse de nasıl ki söylenmesi hoş değil, bu da öyle. Bazı kelimeler anlamlarının dışında anlam barındırırlar. Kulağa hoş gelmemeleri gibi mesela. Özellikle insan o kelimeye karşı kompleks barındırıyorsa iş daha da kötü. Kompleks, Jung'un ortaya koyduğu bir kavram. Kişinin bir kelimeye karşı anlamlı anlamsız birden çok kelimeyi, duyguyu içinde barındırması. Örneğin kaza kelimesi, kişi eğer geçmişte bir kaza sonucu annesini kaybettiyse artık duyduğu her "kaza" kelimesinde annesine olan özlem, sevgi, acı duygularını içine çekecek. Ve daha birçok şeyi. Belki o kazada annesine çarpan arabanın markası, o an burnuna gelen bir ıhlamur kokusu aklınıza ne gelirse artık. Yaşadığımız şeylere "alıştığımız" için o şeyleri yaşarken düşünmüyoruz. Eğer beş duyu organımızdan aldığımız her duyumun üzerine düşünsek hayatımızı yaşamamız imkansızlaşırdı. Bu alışanlıklar doğaya uyum sağlamamızı kolaylaştırıyor. Fakat o uyum sağlama sırasında yaşadığımız kötü bir olay heeer ayrıntıyı tek tek hatırlamamıza ve onlar üzerine "kompleks" geliştirmemize neden olabiliyor. Gerçekten kimsenin yaşamak istemeyeceği bir şey bu. (Jung hakkında daha fazlası için: https://www.guncelpsikoloji.net/kisilik-kuramlari/jungun-ogretileri-analitik-psikoloji-nedir-h6216.html)

    Aslında size söylemek istediğim şey "deli" kelimesinden ziyade her kelime üzerine biraz olsun düşünmek. Karşımızdakine nasıl bir etki yapacağı konusunda. Çünkü her kelime çok hassas yerlere çıkabiliyor. Jung'a katılıyorum bu noktada.

Psikoloji, içinde barındırdığı her konuda(yazarken tedirgin oldum :D) insana olan hassasiyetini ortaya koyuyor. Sanırım dikkate almamız gereken birçok şey var.
Diğer yazılarda buluşmak umuduyla o zaman.. :')

Yazımızı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

6 Kasım 2016 Pazar

Namaz Kılan İnsan Gölgesinin Sırrı


ınsandıvrıgı

   Anadolu ilk beylikler döneminde bugünkü Sivas Divriği ilçesine hakim olan Mengücekliler acaba biliyorlar mıydı çağın ötesinde bir eser bıraktıklarını? 1985 Yılında UNESCO Dünya Miras Listesine alınan bu eser sadece bulunduğu devrin izleriyle değil esrarengiz bir özelliği ile de görenleri şaşırtıyor. Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası'ndan bahsediyorum. Belki duymuşsunuzdur namaz kılan insan gölgesini. Bu yazımda bu gölge nedir ne değildir yazmak istedim.

Her Güneşte Çıkan Silüet



    Divriği Camii, tahminen 1228 yılında Ahmet Şah tarafından yaptırılmıştır. Mimarı Ahlatlı Muğis oğlu Hürrem Şah'tır. Bu eserin giriş kapısına ne zaman güneş gelse ziyaretçileri hayrete düşüren o esrarengiz gölge ortaya çıkmaktadır. Genelde İkindi güneşi ile beraber daha net görünen bu gölge aynı bir insan silüetini andırmaktadır. Ayrıca bu insan silüeti ile birlikte ortaya hemen ön tarafta dikdörtgene benzer bir gölge daha çıkmaktadır. İnsan silüeti sanki namaza durmuş gibi bir şekilde ortaya çıkar. Önündeki dikdörtgeninde Kuran-ı Kerim'i temsil ettiği düşünülür. Aşağıdaki fotoğraftan bunu daha iyi görebilirsiniz:

admdmdmd



Peki Nasıl?

   Bu silüetin rastgele oluştuğunu düşünmek garip bir durum olsa gerek. Şu açık bir gerçek ki mimar Hürrem Şah bunu bilerek yapmış. Peki nasıl? Uzmanların tahminine göre camii yapılmadan önce 2 yıl boyunca sırf bunun için çeşitli gözlemler yapılmış. 2 Yıl boyunca mimar Hürrem Şah, güneşin doğuşunu, batışını ve hatta yıldızları dahi gözlemlemiş. Çeşitli hesaplamalardan sonra ortaya esrarengiz aynı zamanda bu muhteşem eser çıkmış. Yine uzmanlara göre bu gölge güneşin ilk doğuşunda ortalığa bakıp temaşa ediyor, ikinci aşamada önündeki kitabı okuyor, üçüncü aşamada ise namaz kılıyor, son aşamada ise gölge kadın silüetine dönüyor.

   Günümüzde beton yapıları görünce mimar Hürrem Şah'ın 2 yıllık gözlemine ve büyük emeğine saygı duymamak imkansız. İyi ki bu eser bu zamanlara kadar gelmiş. İnşallah onu daha iyi koruyabiliriz. 


Yazımı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

24 Haziran 2016 Cuma

Küçük İnsanlar Gerçekten Var mı?

küçkınsan

   1997 Yılında gösterime giren Minik Kahramanlar adlı filmi ilk izlediğimde çok etkilenmiştim. Hatta etrafta şirinleri arayan Gargamel gibi küçük insanları aramaya başlamıştım. Onların gerçekten var olabileceğine inanmıştım. Sonra zaman geçti. Küçük insanların var olabileceği düşüncesi bende derinlere gömüldü. Ta ki birkaç gün evvel bazı videoları izleyene kadar. O videoları izledikten sonra içimdeki küçük insanların varlığı konusu yeniden gündemime geldi ve böyle bir yazı yazmak istedim.

   Aslında sinemanın sık sık başvurduğu bir fantastik şekildir küçük insanlar. Aynı bizim gibi olan bu yaratıklar bizden çok ufaktırlar. Tahmin edebileceğiniz üzere hız ve saklanmak konusunda uzmandırlar. Hal böyle olunca onları fark etmek imkansız hale geliyor. Tabii onları bir kamera veya fotoğraf yakalamazsa. Videolar üzerinden konuşmakta daha çok yarar var:


   Bu görüntüler Diyarbakır'da çekildi. Görüntülerde aniden sol taraftan bir cisim beliriyor. Bu cisim sanki yürüyor. Bir süre yürüdükten sonra ise uçuyor. Sonra yeniden yere inip garip hareketlerine devam ediyor. Acaba bu esrarengiz cisim o küçük insanlardan birisi olabilir mi? Görüntüleri inceleyen uzmanlar görüntülerdeki cismin bir balon olabileceği konusunda hemfikir. Diğer video ise daha dikkat çekici:


   Görüntülerde bir bebek var. Sonra aniden arkadan koşup giden küçük bir insan görünüyor. Masanın altına doğru koşuyor. Sonra gözden kayboluyor. Bu görüntüler ilk yayınlandığı zaman çok tartışılmıştı. Görüntülerdeki küçük insanın gerçek olup olmadığı çok tartışılmıştı. Ama annenin o an nedensiz yere bebeğini çekmesi görüntülerin pek de gerçek olamayacağını gösteriyor. Bu videonun montaj olma ihtimali çok yüksek.

   Bu iki video beni küçük insanlar konusunda heyecanlandırsa da aslında bu görüntülerin mantıklı açıklamasının olması küçük insanların gerçek olmadığını kanıtlıyor gibi. Sonuç olarak galiba yalnızca filmlerde var şu küçük insanlar.

Yazımı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

29 Nisan 2016 Cuma

Sır Dolu Tüneller


   İnsanlık tarihinin büyük bir kısmı aydınlatılmamıştır. Bu aydınlatılmayan kısım tarih pastasında oldukça büyük bir dilimi kaplamaktadır. İşte birazdan burada paylaşacağım haber bu dilimde yatan gizemli durumlardan birisi. İsterseniz daha fazla uzatmadan habere geçeyim:

"   Herald dergisinin haberine göre Alman arkeolog Dr. Heinrich Kusch, “Secrets Of The Underground Door To An Ancient World" (Antik Dünyaya Açılan Yer altı Kapısının Sırları) adlı kitabında, Avrupa kıtasının hemen her köşesinde Neolitik yerleşimlerin altlarında tüneller bulunduğunu belirterek, bu tünel ağının İskoçya'dan bugünkü Türkiye topraklarına kadar uzandığını bildirdi.

   Günümüzden yaklaşık 12 bin yıl önce yapılan tünel ağının bazı parçalarının ilk günkü gibi sağlam olduğunu kaydeden Alman arkeolog, Almanya'nın Bavyara bölgesinde bulunan 700 metrelik bir tünelle Avusturya'nın Styria bölgesinde bulunan 350 metre uzunluktaki tünelin bu ağın parçaları olduğunu öne sürdü.
   Dr. Kusch'a göre, 70 santimetre çapında olan ve solucan deliklerini andıran bu tünellerin bazı noktalarında oturma yerleri, erzak depoları ve barınma odaları bulunuyor.
   Alman arkeolog Anadolu topraklarına kadar uzanan ve bugünün otoyollarının işlevini gören bu tünellerin yırtıcı hayvanlardan ve kötü hava koşullarından korunmak için yapıldığının sanıldığını kaydetti.
-CNN TURK- "

   İskoçya'dan Türkiye'ye! Neden çok şaşırıyorum. Uzaklığı görün de siz de anlayın:



   Şaşılacak bir haber ve durum. Ama o eski insanların piramitleri inşa ettiğini düşünürsek (acaba onlar mı yaptı?) bunlar artık pek de şaşırmamız gereken durumlar. Yoksa bu tünelleri de mi uzaylılar inşa etti. Ne dersiniz? Şaka bir tarafa paylaşmak istedim. 


Yazımı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

24 Şubat 2016 Çarşamba

Sadakatin Simgesi Olmuş Köpekler

hacıko

   Sadakat kelime olarak bağlılık,güçlü dostluk anlamına gelmektedir. Ama tabii kelime anlamının dışında büyük bir simgedir sadakat. Sadık olamayanlar bile sadakatin öneminden dem vururlar çoğu zaman. Yani o kadar mühim meseledir bu sadakat dediğimiz mesele. Bu yazımda sadık olmayı, çoğu insandan daha iyi becermiş ve adeta onun sarsılmaz simgeleri haline gelmiş iki köpeği yazacağım. Belki onları tanıyorsunuz ve hikayelerini de biliyorsunuzdur. Zaten bu yazı o iki sadık dostumuza bir saygı duruşundan başka bir şey de değil. İki dostumuz da almak isteyenlere büyük dersler veriyor. İstemeyenler için yapacak bir şey yok artık.

SAHİBİNİ BEKLEYEN BİR DOST: HAÇİKO (HACHİKO) 

   Haçiko'nun hikayesi 10 Kasım 1923'te Odate'de doğmasıyla başladı. 1924 Yılında daha yavruyken onu Tokyo Üniversite'sinde görev yapan profesör Dr. Ueno bulur. İsmini Japoncada "sekiz tane" anlamına gelen Haçiko koyar. Haçiko ve profesörün dostluğu daha o yıllardan başlar. Profesör, Haçiko'ya tıpkı yakın bir dostuymuş gibi kıymet verir. Onu gerçek anlamda sever ve sahiplenir. Çoğu zaman birlikte oyun oynarlar ve dolaşırlar. 

   Bir gün profesör her zamanki gibi işe gitmek için metroya binmeye gider. Haçiko, profesörü yalnız bırakmaz ve metroya kadar ona eşlik eder. Sonra istasyondan ayrılır. Profesör işten dönüp istasyondan çıktığında karşısında Haçiko'u görür. Bu duruma çok şaşırır. Haçiko, profesörün işten geleceği zamanı hesaplamış, onun işe giderken kullandığı yolu kullanarak istasyonda sahibini beklemeye başlamıştır. Sonraki bir yıl boyunca bunu alışkanlık haline getiren Haçiko sadece profesörün değil çevredeki insanların da dikkatini çekmiş. İstasyon çevresinde bulunan insanlar Haçiko'yu tanır ve sever olmuş.

hacıko-2

   Bir gün Haçiko yine sahibini tam saatinde beklemeye gelmiş. Gözleri kapıda saatlerce beklemiş. Yolcular girip çıkarken gözleri sahibini aramış. Ama sahibi gelmemiş. Profesör o gün üniversitede kalp krizi geçirmiş, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetmiş. Haçiko bundan habersiz beklemeye devam etmiş. Bu bekleme tam 9 yıl boyunca sürmüş. Haçiko her akşam aynı saatte "sahibim gelecek" umuduyla beklemiş. Bu bekleyişi duyan Japonlar ona büyük bir saygı ve sevgiyle yaklaşmış. İstasyon çevresindekiler Haçiko'yu bekleyişinde ne aç bırakmış ne de susuz bırakmış. 3 Mart 1935 tarihi 9 yıllık bekleyişin son günü olmuş. Haçiko gözleri kapıda son nefesini vermiş ve sahibine kavuşmuş.

   Haçiko, sahibine kavuştuktan sonra beklediği yere onun bir heykelini diktiler. Sahibine sadık kalan bu dostun heykeli de milletine yarar sağladı. 2.Dünya savaşında yokluktan ilk dikilen heykelden, savunma yapabilmek için eritilip mermiler üretildi. 1948 Yılında Haçiko'nun yeni bir heykeli dikildi. Bugün Tokyo'ya gidenlerin Shibuya istasyonun kapısında karşılaştıkları köpek Haçiko'dur. O sadakatin sarsılmaz simgesidir.

NOT: 2009 Yapımı Haçiko: Bir Köpeğin Hikayesi filmini mutlaka izleyin derim.

SAHİBİNİ BIRAKMAYAN BİR DOST: GREYFRİARS BOBBY

   1814 Doğumlu John Gray'in babası bahçıvandı. Onunda ilk zamanlarda niyeti bahçıvan olmaktı. Hatta bir süre bu mesleği yaptı. Fakat çok geçmeden kötü hava koşullarından dolayı işsiz kaldı. John, eşi ve çocuklarıyla beraber Edinburg'a geldi ve polis teşkilatına katıldı. Kendisine koruma köpeği olarak Bobby verildi. Bobby ve John çok iyi anlaştı. Birlikte çok iyi bir ikili oldular.

   1857 Yılında John Gray bahtsız bir şekilde tüberküloza yani verem hastalığına yakalandı. Son günlerini yerinden bile kalkamayacak şekilde yatakta geçirdi. Bobby, ise hep sahibinin ayak ucunda yattı kalktı. Sahibi son nefesini verirken bile yanından ayrılmadı. John Gray, 1858 yılında öldükten sonra Greyfiars Kirkyard mezarlığına defnedildi. Bobby, sadece sahibinin cenazesine katılmadı ölene kadar John Gray'in mezarının başından ayrılmadı. 14 Yıl boyunca sahibinin mezarını korudu. Sahibine sadık olduğunu bu hareketiyle gösterdi. Bobby, 1872 yılında ölünce sahibine çok yakın bir yere defnedildi.

   Bobby'nin sahibine olan sadakati kulaktan kulağa yayıldı. Onun anısını yaşatmak için heykelini diktiler. Filmler çektiler. Şarkılar yazdılar. Onun adına tiyatro topluluğu bile kuruldu. Zamanla Bobby sadakatin sarsılmaz simgesi haline geldi.





Yazımı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

28 Aralık 2015 Pazartesi

İnsan Neden Süper Kahramanlara İhtiyaç Duyar?

super-kahraman

   Onlar güçlüdürler. İyinin her zaman yanında, kötünün ise amansız düşmanıdırlar. Kimisi bir ağ atar masum insanları kurtarır, kimisi gözlerinden ışın çıkarır. Hepsinin tek amacı vardır kötülüğü yok etmek iyiliği hakim kılmak. Peki hiç düşündünüz mü ilk süper kahramanı yazıp çizen adamın amacı neydi? Neden insanoğlu süper kahramanlara ihtiyaç duydu? Bizlerin ve çocuklarımızın hayretle izlediği bu kahramanların bizlere iletmek istediği mesaj ne? Aklımı kurcalayan bu soruları düşündüm ve kendi çapımda cevaplar bulmaya çalıştım.

İNSAN NEYDİ?

   İnsan nedir sorusuna aslında büyük oranda insan ve robot farkları adlı yazımda değinmiştim. Burada kısaca yine değinmek istiyorum. İnsan sadece düşünen canlı bir varlıktır diye tanımlayabileceğimiz bir varlık değildir. İnsanın bir ruhu vardır. Bu ruh sınır bilmeyen, tamamen özgür bir ruhtur. Bu ruh sınırları belli olan insan vücuduna hapsedilmiştir. Hocam derdi ki gözlerimiz bu hapishanenin pencereleri, sözlerimiz ise sözlerimizin sadece ufak bir bölümü. Sınanıyoruz her açıdan.

   İnsanın ruhu ölümsüzdür. İnsan bundan dolayı ölümsüzlüğü her zaman arzu etmiştir. Konuyu fazla uzatmadan basitçe insan ruhtur diyebilir miyiz? Kısmen bunu söyleyebiliriz de bu bile aslında insanı tanımlamak için yetersiz kalır. O yüzden insan ve robot farkı adlı yazımı okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Buraya tıklayıp okuyabilirsiniz.

PEKİ SÜPER KAHRAMANLARA NEDEN İHTİYAÇ DUYAR İNSAN?

   Süper kahramanların çoğu ölümsüzdür. Onların sınırları yoktur. Aşamayacakları zorluklar yoktur. Koca bir duvarı yerle bir ettikleri gibi o duvarları kolayca dikebilirler de. Ruhumuz arzularının bir yansımasıdır süper kahramanlar aslında. İlk süper kahramanı çizen adamın ruhunu düşünelim. Hapishanesinde öyle sıkılmıştır ki dışarı bir şekilde çıkmak istemiştir. İşte belki de bu yolu kullanarak dışarı çıkmıştır. Burada belirtmek isterim ki çoğunun düşündüğü gibi süper kahramanlar yaratıcıya karşı bir isyan bayrağı değildir. Aksine onun kudreti önünde bir saygı duruşudur. Çünkü ne olursa olsun ne kadar sınırsız olursa olsun süper kahramanların hepsinin canı yanar ve bir tarafı her zaman acizdir. Canı yanmayan ve aciz kalmayan sadece yaratıcıdır aslında sonuç olarak.
batm-an

   İzlediğimiz süper kahramanların hepsi bize mesajlar verir. Ortak mesaj ise azimli olmaktır. İnsanın azimli olursa çözemeyeceği bir sorun yoktur. SpiderMan karşısına dikilen duvarları basitçe geçer, SuperMan yaşanan problemlere kayıtsız kalmaz ve çok çabuk müdahale eder, BatMan yine aynı şekilde suçlulara ceza verir. İnsana bunları yapın diye mesajlar verir süper kahramanlar.

   Özet olarak ruhumuzun yansıması olan süper kahramanlar insanı iyi dünya düzeni için belli kalıplara sokmak adına çaba harcar. Bu çabaya kayıtsız kalıp kalmamak yine insanın kendisine bağlıdır.



Yazımı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

6 Nisan 2015 Pazartesi

İnsan Ve Robot Farkı 1


   Bu yazımda uzun süredir düşüncelerimi meşgul eden ve tahminimce yakın gelecekte çok tartışacağımız bir konuya değinmek istiyorum.Daha doğrusu giriş yapmak istiyorum.Çünkü bu yazıyı iki aşamalı olarak düşünüyorum.İlk aşamada insan ve insanlığın günümüz şeklini tanımlayıp gelecek adına bu tanımların riskine değineceğim.İkinci aşamada ise gelecekte robotla olan farklılıklara değinip kabul görülebilecek bir insan tanımını öne sürmek istiyorum.İlk aşamaya başlamadan önce şunu belirtmeliyim ki bu yazı bilimsel bir yazı değil sadece kişisel fikirlerimin ve tahminlerin var olduğu bir yazıdır.

İnsan Nedir?

   Günümüzde insan dediğimizde onu nasıl tanımlıyoruz işe oradan başlamak lazım.İnsan genel olarak şöyle tanımlanır;doğup,büyüyen ve sonuçta ölen,duyguları ve düşünme yeteneği olan canlı varlıklar.Şimdi bu tanımı biraz irdeleyelim.Doğmak,büyümek ve sonuçta ölmek insanı farklı kılan bir özellik değil.Nitekim bugün tüm canlılar bu aşamaları yaşamaktadır.Yani bu şekilde bir özellik tek başına yeterli değildir.Ardından gelen duygusal bir varlık olma özelliği kısmen farklı bir özellik olarak görülse de yine tek başına yeterli değildir.Nitekim günümüzde yapılan bazı araştırmalar bazı hayvanların da duygularının olduğunu göstermiştir.Yaptığımız tanımın içinde insanı farklı kılan tek özellik düşünme yeteneği dolayısıyla akıldır.

   Dünya üzerindeki canlılardan bizi ayıran en temel özellik akıldır.Peki cansızlar alemi için durum aynı mıdır?Bugün bile ürettiğimiz bazı cihazlar(akıllı telefonlar,tabletler vs.) insan akıl kapasitesini zorlamıyor mu?Akıllı varlıklara insan diyorsak bir akıllı telefona da insan diyebilir miyiz?Şimdilik bunun cevabı hayır.Çünkü tanımımızda ki duygusallık durumu buna engel oluyor.Ama gelecek adına aynısını söyleyemeyiz...

   Bu noktada insan tanımını bir köşeye bırakıp insanlık nedir onu tanımlamakta fayda var diye düşünüyorum.

İnsanlık Nedir?

   Aslında insanlık dediğimizde öyle net bir tanım yapmak oldukça güçtür.Nitekim kişiden kişiye,zamandan zamana değişen bir durumdur insanlık.Ama genel olarak insanlık denildiğinde şu tanımlar yapılır;
  1. Doğru dürüst insana yakışır durum, adamlık, âdemiyet.
  2. İnsanı insan yapan, insanın doğasını oluşturan niteliklerin hepsi.
   Bu tanımlara rağmen ben yine net tanım yapılamayacağını söylüyorum.Kimisine göre insanlık aç birisinin karnını doyurmak,kimisine göre de ölen bir yakınının ardından yas tutup aç kalmaktır.2.Dünya savaşı döneminde Nazi destekçisi Almanlar tarafından insanlık Yahudilerin ölümü olarak algılanabileceği gibi,Günümüzde Almanlar tarafından insanlık Yahudi kırımını kabul etmek ve özür dilemek olarak algılanabilir.Yani bana göre insanlık kişiden kişiye ve zamandan zamana farklılık gösteren bir kavramdır.

   Yine de ben kendi insanlık tanımımı yapmadan bu konuyu kapatmak istemiyorum.Bence insanlık kişinin kendine göre oluşturduğu faydalı sonuca ulaşmak için giriştiği anlayış ve hareketler bütünüdür.İnsanlık konusuna değinmemin sebebi insanı biraz daha anlayabilmekti.Şimdi asıl sorunumuza dönelim.

Gelecek ve İnsan

   Daha önce insanın akla yatkın günümüz tanımına değinmiştik.Şimdi gelecekte bu tanımın nasıl yetersiz kalacağını anlatmak istiyorum.

   Teknoloji her geçen gün gelişiyor.İnsanoğlunun ona bağımlılığı da aynı şekilde artıyor.Gelecekte teknoloji adına ve insan adına çok yeni gelişmeler yaşanacak.Bu gelişmeler sonucu bizler insanı yeniden tanımlamak zorunda kalacağız.Gelecek adına günümüzde bir taraflarda planlanan ve denenen gelişmeler ışığında bunu biraz daha açıklayalım.

   Yakın zamanda Kafa Nakli dediğimiz olay başlayacak.Aslında bu bir vücut naklidir.Nitekim insanın kafası demek beyni demek vücudu demektir.Buna insan nakli de diyebiliriz.Yakın zamanda dediğim de öyle uzak bir zaman dilimi gelmesin aklınıza 2 bilemediniz 3 yıl sonra bunu görmeye başlayacağız çünkü.Kim bilir gizli bir yerlerde başlamıştır bile.Kafa nakli insan kafasının yaşlanan vücudundan alınıp taze bir vücuda takılmasıdır.Bu öyle basite indirgenecek bir konu değildir.Nitekim kafa nakli sadece bir kafanın değil bir hayatın naklidir.Kafa aynı,vücut ayrı.Bunu söylerken bile insan nedir diye bir soru aklınıza gelmiyor mu?Neyse biz asıl ilgileneceğimiz gelişmeye odaklanalım.Kafa nakli ile ilgili zaten ayrı bir yazı yazmak düşüncesindeyim.


  Gelecekte yapay zekaların ne seviyeye ulaşacağını tahmin edelim mi birlikte.Yapay zeka bir bilgisayarın veya robotun zeki canlılara-yani insanlara- benzer şekilde çeşitli faaliyetleri yerine getirme kabiliyetidir.Bu kabiliyet gelecekte çok yüksek bir seviyeye ulaşacak.Robotlar artık insanoğlunun yapabildiği hatta yapamadığı çoğu şeyi yapmaya başlayacak.Öyle bir noktaya gelinecek ki onlar aynı bizim gibi görünmeye,yaşamaya,koşmaya,konuşmaya,duygulanmaya hatta düşünmeye başlayacak.İşte o zaman insanı yeniden tanımlamak ve yeniden onu bir konuma ulaştırmak zorunda kalacağız.Robotların karşısında insanoğlunun aciz durumu ancak bu şekilde belki kurtarılabilecek.

   Şimdi bu noktada durmakta ve düşünmekte fayda var.Hep birlikte düşünelim.O zaman geldiğinde insanları robotlardan ayıracak ve tanımı oluşturacak farklılıklar neler olabilir?Benim bu konuda bazı düşüncelerim var ancak onları ikinci yazıda paylaşacağım.Bu yazı daha çok giriş amaçlıydı.Bu arada insan ve robot arasındaki farklar neler olabilir sizlerde düşüncelerinizi yorum olarak atarsanız memnun olurum.Belki burada atılacak her yorum her düşünce gelecekte parmakla gösterilecek bir konuma ulaşacaktır.

YAZININ İKİNCİ BÖLÜMÜNÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ...

NOT: Bu robot-insan durumuna ilgisi olan arkadaşlarıma şu filmleri izlemelerini öneririm.Nitekim ufuk açıyorlar:

WESTWORLD (1973)
BEN ROBOT (2004)
TERMİNATÖR (Aslında zaman yolculuğu için de değerlendirilebilir)
ROBOCOP (Efsanedir yazmalıydım :) )