karalamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karalamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2017 Salı

Dertlerden Kurtulup Başarıya Ulaşmanın Yolları

ulasmakbasari

Not: Yazıyı okurken dinlemek isterseniz buyurunuz efendim: :)


   Şimdi değerli okurlarıma hayattaki zorluklardan kurtulmanın ve başarıya ulaşmanın reçetesini vereceğim. Kesin çözüm kesinlikle bunları yaptığınızda her şey bitecek.  Bu zamana kadar bizi yoran insanlara, sorunlara hepsine kocaman bir  elveda diyoruz... Şaşırtıcı dimi bu kadar kolay çözüme ulaşmak...Aradığımız huzura ulaşabileceğiz sonunda...Başarı artık kapınızda...

basamakklar

   Şimdi sizlere aşama aşama sayacağım lütfen her gün bunları yapın. Evet şimdi muhteşem reçete karşınızda!!!!

  •  Güne mutlu uyanın. Nasıl yapacaksınız orasını da siz bulun canım.
  • Aynada kendinize bakın ve gülümseyin. Kocaman ama lütfen...
  • Her zaman pozitif olun . Hayatınız berbat halde olsa bile siz pozitif olun canım ne var sanki...
  • Ne iş yapıyorsanız mükemmel bir istekle yapın. ASLA YORULMAMALISINIZ!!!!!!
  • Her zaman mutlu olun.
  • Etrafınıza neşe saçın.
  • Gittiğiniz ortamı hareketlendirin.
  • İletişim becerilerinizi doğru yönde kullanın.
  • Her türlü fırsatı kullanın.
  • ŞAANNANANANA
  • JASKAJSAJOI
  • MSDKJSADLKASOP
  • ÖMDSKLDKEPO
   Geçenlerde dinlediğim bir seminerde konuşmacının anlattıkları işte bunlardı. Bu sayede nasıl başarılı olabileceğimizi ve sorunlarımızdan kurtulacağımızı anlatıyordu. Hayatımızı nasıl planlamamız hakkında uzun uzun nutuklar çekti. Modern insan böyle olmalı çünkü... Popüler kültür bunları emrediyor. 

   Yok öyle bir dünya kardeşim!

   Hadi şimdi biraz gerçekçi olalım.Bu şekilde her anımızı kurgulayarak, robot gibi yaşama imkanımız var mı? Gerçekten yapabilir miyiz? Aranızda sürekli pozitif olabilecek olan var mı? Nasıl olsun ki zaten hepimizin farklı hayatları var. Her hayatın kendi içerisinde farklı dinamikleri var. Gün içerisinde moralimizi bozabilecek o kadar çok olay yaşıyoruz ki... Tüm bunların arasında nasıl sürekli pozitif kalabiliriz.Hep ileriye nasıl bakabiliriz geçmişin gölgesi her an bizi takip ederken.

   Bir sürü sorunla boğuşan hayatlarımızı kahkahaların arkasında sürekli saklayabilir miyiz? Bir yerde ortaya çıkmaz mı ? İnsanın acılarını bu kadar gizlemesinin mümkün olabileceğine inanmıyorum ben. Başkaları bilmese de siz bilirsiniz. İçinizde bir ses sizi takip eder ve acılarınızı kulağınıza fısıldar. Eğer sürekli hayatınızda rol yaparsanız elbette ki olabilir. Ama nereye kadar böyle gidebilir.

 Her zaman olumlu olamayabiliriz. Her fırsatı kullanamayabilirsiniz. Her an iyi iletişim kuramayabilirsiniz. Deneseniz de işler yolunda gitmeyebilir. Acı çekebilirsiniz. Mutlu  olabilirsiniz. Birini sevebilirsiniz, belki aşık da olabilirsiniz.Sevdiğini kişi sizi sevebilir, sevmeye de bilir.Kahkahada atabilirsiniz,  ağlaya da bilirsiniz.... Yorulup dinlene de bilirsiniz. İşler yolunda gitmeyebilir ya da yolunda da olabilir.. İnsan olmak böyledir aslında biraz sancılı bir süreç. Hatalarımızla kol kola öğrenerek ilerliyoruz.Her yeni günde değişerek, karanlıkta el yordamıyla ilerlemeye çalışıyoruz.
degistirr
   Seminerden çıktıktan sonra kendi kendime modern hayatın bize dayattığı bu otomatik insandan olmak istemiyorum ben dedim. Popüler köle haline gelmemeliyim. Daha başarılı daha mükemmel ama da az insan olmak istemiyorum. 

    Hata yapmaya ihtiyacımız var sonrada doğruyu bulmaya... Geçmişte yaşananlar canımızı sıkabilir ama yinede geçmişte yaşamamalıyız. Yaşadığımız anın farkına varmalıyız. Ve en önemlisi kendimize inanmalıyız . Laf olsun diye söylemiyorum gerçekten kendimize inanmaya ihtiyacımız var... Sürekli denemeliyiz. olmayabilir olsun ucunda ölüm yok ya. Olana kadar deneyelim. Çabayla elde ettiğimiz her şey bizi mutlu eder zaten. Modern hayatın sahip olduğunuz insani değerleri alıp götürmesine izin vermeyin.

   Bir fikir ve bir an dünyayı değiştirebilir. Daha çok okumalı ve yeni yerler görmek için çalışmalıyız. Acılarıyla, mutluluklarıyla yaşayan bir insan olmalıyız. Belki yaşadığımız sorunlardan kurtulamayabiliriz ama baş etmeyi öğrenebiliriz.  Çevrenizdeki insanlar sürekli başarılı hayatın yolunu size göstermeye çalışsa da siz kendi yolunuzu bulmaya çalışın. 

           Yazımızı Okuduğunuz İçin Teşekkür Ederiz. Yorumlarınız Bizim İçin Değerlidir.



19 Temmuz 2017 Çarşamba

(Görev: Hakimiyet) Bölüm: 7 "Yıkıntıların Arasındaki Casus" |Final|


Bölüm 6'yı Okumak İçin Tıklayınız!

-5 Yıl Önce-

    Önce bayıltıcı gaz verildi odasına sonra da kapısı açıldı. Direnmek anlamsızdı. Nitekim direnemedi hemencecik bayıldı. İçeriye mekanik sesleriyle robotlar girdi. Onu aldılar, sedyeye koydular. Şimdi upuzun bir koridordan geçiyorlardı. Her tarafta sağa sola giden bir şeylerle ilgilenen robotlar vardı. Bunlar dışarıda savaşanların aksine araştırma inceleme yapanlardandı. Dışarıdaki Temiz Dünya savaşına böyle destek veriyorlardı. Götürdükleri adamı yeni geliştirdikleri Sloboda Projesi için kullanacaklardı. Eğer bu proje başarılı olursa insan direnişini kırmak veya en azıyla onu kontrol edebilmek daha imkanlı bir hale gelecekti. 

   Upuzun koridor bitti. Şimdi ameliyathaneye giriş yaptılar. Doktor robotlar çoktan hazırlanmıştı. Onu sedyeden ameliyat masasına yatırdılar. Bu bilmem kaçıncı denekti kim bilir. Diğerleri pek iyi sonuçlar vermemişti. Fakat bu sefer farklıydı. Diğer deneklerde yaşanan başarısızlık iyi bir şekilde analiz edilmişti. Bu mutlaka başarılı olacaktı. Ama başarılı olmazsa da sıkıntı değildi. Daha üzerinde deneme yapılabilecek binlerce esir insan vardı. Masanın ucundaki mekanizmadan masada yatan kişi hakkında bilgiler okundu:

-- Abdullah Abdou. 20 Yaşında. Zeka seviyesi Pozitif. Beyin fonksiyonları Pozitif. Yüzeyde bir evde saklanırken bulundu. Ayağından yaralandı. Yaranın durumu inaktif. Sloboda Projesi için uygunluk derecesi maksimum.

   Ses kesilince doktor robotlar hemen çalışmaya başladılar. Önce yeterli düzeyde narkoz verdiler. Sonra dikkatli bir biçimde Abdullah'ın kafatasını açtılar. Beyine zarar vermeden ellerindeki organik proje çipini ona yerleştirdiler. Doktor robotların yanlarında bulunan ekranlarda tüm değerler olumlu düzeydeydi. Hiçbir aksilik yok gibiydi. Sonra olacakları takip etmek için kafatasını kapattılar. Tüm bunlar çok uzun bir süre zarfında gerçekleşmişti. Şimdi ameliyat bitmişti ve resmen Sloboda Projesi 685. denemesi başlamıştı.

    Abdullah ameliyattan uzun bir süre sonra gözlerini açtı. Gözleri farklı bakıyordu. Kafasının içi farklıydı. Öncesi yoktu, şimdi vardı. Tıpkı kendini bir robot gibi hissediyordu fakat insandı. Hem insan hem robot. Sloboda Projesini takip eden robotlar onu bir dizi incelemelere tabi tuttular. Hepsini geçti. Sonra proje aşamalarına geçildi. İlk olarak geçmişini yitirmiş Abdullah'a robot dünyasını ve amaçlarını anlattılar. İkinci aşamada insanlardan nefret etmesini ve onları düşman gibi görmesini sağladılar. Üçüncü aşamada onu iyi bir savaşçı gibi yetiştirdiler. Dördüncü aşamada görevini anlattılar: Aralarına sızacaksın, onlar gibi davranacaksın, onları yok etmeyeceksin ama zamanı geldiğinde bunu da yapacaksın! Beşinci yani son aşamada onun direnişe sızması için planlar yaptılar. Onunla yüzeyde insanların saklandığı bir yeri bastılar. Ortalığı ateşe verdiler. Her tarafı yıktılar. Ve sonunda Abdullah'ı geride bıraktılar yıkıntıların arasında. Abdullah'ı Jack'in onu bulacağı yerde bıraktılar.

-Şimdiki Zaman-

   Gözlerini açtığında her taraf bembeyazdı. Elleri ve ayakları bağlıydı. Biraz etrafı inceledi. Beyazlıkların ötesinde bir kapı vardı. Sağına ve soluna baktığında kendisinin bağlandığı yer gibi yerlerin olduğunu ama buraların boş olduğunu gördü. Birden kafasının içinde bir şeyler dönmeye başladı. Bir soru: Abdullah neden yaptın bunu? Kafasını yere doğru eğdi. Louise geldi aklına. Gözleri geldi gözünün önüne. Gülüşü geldi sonra da. Kendisi de gülümsedi. O esnada bir mermi uçup geldi. Louise'i aldı gözünün önünden. Yere yığılışını hatırladı, süzülen kanları, kendisine yürüyen ayakları. Bulsaydı oracıkta öldürürdü Abdullah'ı!

   Birden beyazlıkların ötesinden bir ses işitti. Kapı açıldı. İçeriye robot girsin diye beklerken Abdullah girdi. Hem elleri bağlı olmasa hem de neden yaptığını merak etmese üzerine atlardı oracıkta parçalardı. Abdullah donuk bir yüz ifadesiyle Jack'e yaklaştı. Onu baştan aşağıya süzdü. Sonra pek de isteksizce konuşmaya başladı:

-- Profesör ve o askerler için üzgün olduğumu söyleyemem. 

-- Ne yaptınız onlara seni adi herif!!

-- Yapmamız gerekeni. Burası Avrasya Karargahı Jack. Burada binlerce esir insan var. Onları deney için kullanıyoruz. Tıpkı insanların zamanında hayvanlara yaptığı gibi ve biz robotlara. 

-- Sen robot değilsin insansın!

-- Bedenim evet ama aklım hayır. Diyeceğim şu buradaki esir insanlar işimize yarıyor. Onları beslemek zorundayız. Ama onlar için en kıymetli yemek stoklarını harcayamayız her zaman değil mi? En uyumsuzları işimize yaramaz ama onlar bile bir kere de olsa işe yarar. Anlarsın ya uyumsuzlarla uyumlu olacakları besle. Profesöre ve askerlere olan tam da bu.

   Jack beyninden vurulmuşa dönmüştü.  Karşısındaki adam ona tam da yamyamlığı anlatıyordu. Profesör ve General Mustafa aklına geldi. İçinde garip bir acı hissetti. Onların çığlıklarını duyar gibi oldu. Kendisini bu acıdan uyandıran yine Abdullah oldu:

-- Evet aslında seni sona bırakmak benim fikrimdi. Tüm olanlara rağmen nedenleri bilmek istiyorsun. Bunu senden saklayamazdım. Fakat olanları ve olacakları ben anlatmayacağım. Yolda sonuna doğru giderken hepsini dinleyeceksin. Mekanik ses sen ölüp parçalara ayrılmadan önce anlatmayı bitirmiş olacak. Aslında buraya sadece bir şeyi merak ettiğim için geldim. Umarım bana cevap verirsin.

   Jack dişlerini sıkıyordu. Çaresizlik onu bitiriyordu. Sinirden tüm bedeni sarsılmaya başlamıştı. Abdullah'ın gözlerinin içine baktı. Gözleri ateş saçıyordu. O esnada Abdullah merak ettiğini sordu:

-- Gerçekten DeaX Projesini başarıyla gerçekleştirip her şeyi bitireceğinize inanıyor muydunuz?

   Jack cevap vermedi. Sadece baktı. Abdullah da onun gözlerinin içine bakıyordu. Sanki bir şeyler arıyordu. Sonra aradığını buldu:

-- Evet inanıyordunuz. Umut Jack Umut. İnsanların robotlara öğretmediği tek olay bu. Mantıksız olduğu için robotlar bunu kabul edemiyor.

   Abdullah konuşmasını bitirdikten sonra cebinden bir alet çıkardı. Sonra bu aleti Jack'in koluna saplayıp çıkardı:

-- Bu seni daha tehlikesiz yapacak.

   Jack kendini halsiz hissetmeye başlamıştı. Yarı baygın gibiydi. Başı dönmeye başlamıştı. Fakat hala bilinci açıktı. Duyabiliyordu. Nitekim Abdullah'ın son sözlerini de duymuştu:

-- İyi yolculuklar dostum. Umarım bir daha görüşmeyeceğiz. 

   Abdullah çıkarken Jack onu hayal mayal görebilmişti. Sonra bir sedyeye yatırıldığını fark etti. Götürülüyordu. Bembeyaz bir koridordan götürülüyordu. Birden mekanik bir ses duyulmaya başladı. Jack duyabiliyordu tüm olanları:

-- İnsanoğlu bizleri yaptığında dünyayı daha kolay bir hale getirmek istedi. Bizler dünya iyiliği için yapıldık. Sonra insanoğlu bize bir ağ verdi bu ağ sayesinde tüm bildiklerimizi kendimizle paylaşır olduk. Tüm her şey dünyanın iyi bir yer olması içindi. Amacımız dünyanın daha iyi bir yer olmasıydı. Sonra aslında dünyanın iyi bir yer olması için insanın olmaması gerektiğini gördük. Onlar dünyaya en büyük zararları veriyordu. İşte bunu anladığımızda Temiz Dünya savaşını başlattık. İnsanlar dünyanın iyiliği için yok edilmeliydi. İnsanoğlu bize direnmeye başladı...

   Jack bir kapıdan girdi. Sesler bir süreliğine kesildi. Sonra yeniden bir koridorda giderken başladı:

-- Bize çok büyük kayıplar verdirdiler. Fakat biz tüm bildiklerimizi insanoğlundan öğrendik ve onları geliştirdik. Sloboda Projesi bu çerçevede gelişti. Nasıl insanlar kendileri yararına robotlar yaptıysa biz de kendimiz yararına insanlar programlamaya başladık. Abdullah Abdou bu projede başarıya ulaşan ilk denek oldu. Sonra ise yüzlerce denek... Sloboda askerleri oluşturuldu. Bu askerler direnişe sızdırıldı ve bize bilgiler aktarılması sağlandı. Tehlikeli anlarda ise bizzat insana karşı savaştılar...

   Jack şimdi daha iyi anlıyordu. Bu esnada bir kapıdan daha girdi. Sonra durdu. Başına iki üç robot geldi. Ellerinde garip aletler vardı. Mekanik ses o esnada devam ediyordu:

-- Biz ne yapacaksak dünyanın iyiliği için yapacağız. İnsanlar bizi bunun için yaptılar. Ve tüm öğrendiklerimizi insanoğlundan öğrendik. Sloboda askerlerimiz sayesinde asi yeraltı insan örgütlerinden haberler alıyoruz. Adım adım yok ediyoruz. Direnmek anlamsız ve imkansız. Temiz Dünya savaşını biz kazanacağız. Dünyanın iyiliği için bunu yapacağız!

    Mekanik ses kesildiğinde Jack'in gözleri de yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. Gittikçe her taraf kararıyordu. Duyabildiği tüm sesler dağılıyordu. Bazı uzuvlarında ağrılar hissetmeye başlamıştı. Bu ağrılar da gittikçe yok olmaya başladı. Artık hiçbir şey hissetmiyordu. Tüm dünyası karanlığa gömüldüğünde bir ses duydu uzaktan:

-- Jack Sence doğru zaman mı şimdi konuşmak için?

   Louise'nin sesiydi bu. Onun sesini duyduktan sonra gittikçe beyazlıklarla ona doğru gittiğini gördü. Yaklaşıyordu yaklaşıyordu. Beyaz meleğine doğru hızla yaklaşıyordu. Ona sarılmak için kucağını açtı. Beyazlıkları kucakladı.

---SON---


Yazımızı Okuduğunuz İçin Teşekkür Ederiz. Yorumlarınız Bizim İçin Değerlidir.

20 Haziran 2017 Salı

İkinci El Bir Hayattan Satırlar


hayatsanat


   Çağımızın yeni yaygınlaşmaya başlayan popüler kavramı olan yabancılaşma hakkında konuşalım.Aslında yabancılaşma çok yeni bir kavram değil.Köken olarak lonya felsefesine kadar uzanır.Antik dönemden 18.Yüzyıla kadar metafizik bir kavram olarak görülmüş, Endüstri Devriminden sonra somut gerçeklikler boyutunda bir içerik kazanmıştır.

   Yabancılaşma, çağdaş psikoloji ve sosyolojide kişinin kendisine, içinde yaşadığı topluma, doğaya ve başka insanlara duyduğu yabancılaşma hissine işaret eder.Felsefede yabancılaşma, şeylerin, nesnelerin, bilinç için yabancı, uzak ve ilgisiz görünmesi, daha önceden ilgi duyulan şeylere, dostluk ilişkisi içinde bulunulan insanlara karşı kayıtsız kalma, ilgi duymama, hatta bıkkınlık ya da tiksinti duyma anlamına gelir.

   Ben yazımda bilimsel gerçeklerden çok tüm bu hislerin insanda yol açtığı çöküntüden bahsetmek istiyorum. Kafka'nın "Dönüşüm" adlı eserini okuyanlar bilir Gregor Samsa bir sabah uyandığında böcek halini almıştır.Aslında Kafka yabancılaşma kavramını nesnel hala getirmiştir.Gregor'un böcek haline gelmesi, tüm çevresinden uzak olması onun yabancılaştığını gösterir.O artık tiksinti uyandıran bir varlıktır.Etrafındakiler ya ondan uzaklaşıyor, ya da onunla yaşamaya alışmaya çalışıyorlar.Hiç kimse ona yardımcı olmak için uğraşmıyor.Ve neden böyle olduğu hakkında düşünmüyorlar. Gregor Samsa'da bu dünyadan tüm izleriyle silinip gitmek isteyen Kafka'yı görürüz.Eğer bu duyguları yaşamadıysanız garip gelebilir.İnsan neden yok olmak ister ki?

   Çünkü evrenin orta yerinde tek başınaymışsın gibi hissedersin.Hayatının binlerce yerinden kırılıp, umutlarınla birlikte yerlere düştüğünü görürsün.Bu dünyaya ait değilmişsinde zorla seni tutuyorlarmış gibi bir durumun içerisindesin.Yanında bulunan kalabalığa rağmen sen hep yalnızsın.Başkalarının kahkahalarında  sakladığın gözyaşlarınla kendine yabancı hale geldin.Kimseye ne olduğunu anlatamadın belki.Zaten ne olduğunu da sormadılar.Sen köşende kıvranırken hayat akıp geçti.Kendi hayatında yardımcı oyuncu haline geldin.Kendinden bir böcekten tiksinir gibi tiksiniyorsun.İkinci el bir hayatın satırları arasında geziniyorsun.

   İşte tüm bu duygularla dünyadan yok olmak istiyorsun.Ama devam etmek zorunda olduğun da bir hayatın varlığıda ortada.Toplumda rollerin ve bir ailen var, bunu sana sürekli hatırlatıyorlar.Tüm kişisel gelişim kitapları düştüğün duruma acıyor sanki.Düştüğün bu labirentte debelenmenin adına pozitif bilimler  yabancılaşma adını veriyorlar.Bir ağrı kesici içtiğinde ya da antibiyotik tedavi edilebilecek bir durumda değilsin ayrıca, yani akıllara zarar bir durum.Sana uzaktan bakan kalabalığın gözlerinde acıma hissi hakim.Yani az öncede bahsettiğim gibi bir böcek gibisin.Bir böceği kim sever ki? Kimsesizliğinin adı yok.Kanının aktığını görsen saracak dermanın da yok.Yalnızlığının bir çareside yok.Ruhun bedenine, bedenin çevresine yabancı.Peki neden böyle? Bir neden de yok belki de. Ya da var , öyle işte...Çaresiz, çok çaresiz...Yalnız, çok yalnız...Tüm hayat neşesini, ağaçlar rengini kaybediyor sanki...

NOT: Okumayanlara şiddetle Dönüşüm kitabını tavsiye ediyorum.


Yazımızı okuduğunuz için Teşekkür Ederiz.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

18 Haziran 2017 Pazar

Gerçek Olmayacak Kadar Güzel Bir Rüya

olamazgercek 
  
  Yakın zamanlarda okuduğum bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Okuduktan sonra çok etkilenmiştim. 

  Bir bahar gecesi genç bir budist rahip ağlayarak uyanır. Genç rahibin ustası sorar:
- Kabus mu gördün?

-Hayır

-Üzüntü verici bir rüya mıydı?
-Peki neden böyle ağlıyorsun ?
Genç rahip göz yaslarını siler ve sessizce cevaplar, "Çünkü gördüğüm rüya asla gerçek olamaz"

-Hayır" der genç rahip,güzel bir rüyaydı gördüğüm.

  Bu hikaye "A Bittersweet Life" filminde geçiyor. Film hakkında yapılan yorumlara bakarken tesadüf gözüme çarptı(Aksiyon ve dramla harmanlanmış Uzak Doğu sinemasının güzel örneklerinden biri. İzlemek isteyenler öneririm). Bana bir anda çok fazla şey düşündürdü. Gerçek hayat ve hayallerimiz... Hayatımızın yönü... popüler kültürün yaşamamızı emrettiği hayatlar... Sınırlandırılmış, duyguları yok edilmiş insan yığınları...

  Gerçek olmayacak düşler ve hayaller... 21. Yüzyılın insanlarının en büyük sorunu... Popüler kültürün standartlarını belirlediği hayatlara inanmamız bizi bu hastalığa sürüklüyor. Büyük hayatları düşlerken hayal kırıklıklarıyla baş başa kalıyoruz. Mutluluğu ayakkabı, çanta veya arabalarda arayan bir kalabalıktan ibaret olmaya başladık.İdeal vücutların , başkaları gibi itibarlı işlerin sahibi değilsek mutsuz olmalıyız. Başkalarının onayladığı ancak aynalarda yarım kalmış hayatlar...

  İnstagramda cümle aleme ilan ettiğimiz muhteşem aşklarımız ideal eşlerimiz... Bir fotoğraf karesine sığacak anlardan ibaret olan hayatlarımız... Her şeyden nefret eden bir kalabalık... Kiralık gülümsemeler ...

  Acaba kaçımız gerçekten yapmak istediklerini yapıyor. Şu an bu yazıyı okuyan değerli okurlarımız gerçekten yaşamak istediğiniz hayatın içinde misiniz? Yapmak istediklerinizi yapıyor musunuz?
Bence her şeyi bir kenara bırakıp bunları düşünmeliyiz. 

  Son zamanlarda herhangi bir yönü olmayan hayatımın sancıları içinde kıvranırken hep kendime bu soruyu soruyorum:

-OLMAK İSTEDİĞİM YERDE MİYİM?

  Ben hala kendi cevabımı bulamadım. Sıklıkla gerçek olmayan düşlerimin arasında debeleniyorum.



 Peki sizler olmak istediğiniz yerde misiniz?


       Yazımızı okuduğunuz için Teşekkür Ederiz.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

16 Haziran 2017 Cuma

(Görev: Hakimiyet) Bölüm: 6 "Ya Hep Ya Hiç!"


Bölüm 5'i Okumak İçin Tıklayınız!
   Kan ve barut kokusu. Manzarayı özetleyecek doğru iki kelime buydu. İlk ateşten sonra grubun tepesine çok sayıda Uçan Ölüm çökmüştü. İsimlerinin hakkını vererek her yere ölüm kusuyorlardı. Jack, soğumaya başlamış Louıse'nin bedenini kavramış sadece bakıyordu. Onun güzel yüzünden aşağıya süzülen kana bakıyordu. Kıpkırmızı olmaya başlamış siyah saçlarını okşuyordu. O esnada yakında bir patlama oldu. Bunu bile önemsemedi Jack. Sanki hayat onun için durmuş gibiydi. Her şey yavaş çekimle ilerliyordu. Koşuşan direnişçiler, saklanmaya çalışan profesör ve Jack'e doğru koşturan Abdullah... Ama hepsi yavaş çekimle ilerliyordu. 

   Önce sesleri duydu, sonra barutun kokusunu aldı.Başından geçen mermilere dikkat kesildi. Koşuşan direnişçilere takıldı gözü. Sonra da karşısında onu çekiştiren Abdullah'a baktı. Profesörü hatırladı. Görevi anımsadı. İçine intikam hırsı dolmaya başladı. Tüm yaşananların intikamını alacaktı. Tüm öldürülen insanların ve sevdiği kızın. Durmak, vazgeçmek anlamsızdı. Abdullah'ın kolunu çekiştiren elini tuttu ve sıktı. Gözlerinin içine baktı. Gözleriyle anlattı. Tüm robot askerlerin yok olacağını anlattı. Abdullah bunu anlamış olacak ki Jack'in kolunu çekiştirmekten vazgeçti. Çok geçmeden Jack de tüfeğine sarıldı.

-- Karşıya nasıl geçeceğiz. Karşıya geçmeliyiz. Burada ölmek istemiyorum.

    Profesör  Hoffmann, altına saklandığı parçalanmış cesetlerin arasından çıkarken yanına hızla gelen Jack'e böyle seslendi. Jack dağılmaya başlamış direnişçilere bağırırken sesinin tonunun olduğundan daha katı çıkmasına şaşırmadı.

-- Bizi koruyun. Profesörü koruyun! Onu buradan çıkarıyoruz.

   Derhal toplandılar. Profesörü çembere alıp korumaya başladılar. Uçan Ölüm çemberin ortasına ateş açtı. Fakat Jack ondan daha hızlıydı. Profesör ve Abdullah ile Rumeli Hisarı'dan arta kalan parçalara doğru koşmaya başladılar.  Denize atlamayı mı düşünüyordu? Hayır. Aklında buradan nasıl kurtulacaklarına dair bir fikir kırıntısı dahi yoktu. Köprü kendilerine doğru gelen yeni robot askerlerle dolmuştu. Her şeye rağmen iyi direnmişlerdi. Çok fazla dayanmışlardı. Jack gözünü arkasına çevirdi. Yere yığılan direnişçi dostlarına baktı. Uçuşan bedenlere baktı. Her yer alev topuna dönmüştü. 

    Tepelerinden bir Uçan Ölüm geçti. Durmak anlamsızdı. Suya doğru koşmaya başladılar. Son çare belki yüzeceklerdi. Ama bu ölüm demekti. Jack ufak bir şansı dahi kullanmak istiyordu. Profesör bu fikirden hiç emin değildi. Yanındaki çip ıslanırsa pek işe yaramazdı. Koşarken çipi olabildiğine kıyafetine sardı. Abdullah ise şimdi olduğundan daha tedirgindi. Koşarken sağ taraflarında patlama oldu. Toprak parçaları yüzünden gözlerini bir anlık kapadılar. Jack ve Abdullah arada bir arkalarına bakıp ateş ediyorlardı. Profesör ise bunu pek de umursamadan sadece koşuyordu. Artık hemen suyun yanındaydılar. Karşıdaki yüksek binayı görüyorlardı. Bu Avrasya Karargahıydı. Karanlıklara gömülmüş bir kentte ışıl ışıl korkutucu bir şekilde parlıyordu. Jack daha fazla beklemek istemiyordu. Çare yok atlayacaklardı suya ve karşıya yüzeceklerdi. Önce Abdullah'a sonra profesöre baktı. İkisi de onu kafalarıyla onayladılar. Üçü birden derin bir nefes aldılar.

   Sanki suyun içinde yer yerinden oynamıştı. Büyük bir gürültü derin nefes almış üç insanı kendine getirdi. Jack suya baktı. Yüzeye doğru bir karartı yaklaşıyordu. Çok geçmeden bu karartının cismi belirdi yüzeyde. Balina gibi bir şeydi fakat değildi. Profesör gözlerine inanamadı. Jack ve Abdullah'ta şaşkınlıkla bakıyordu. Bu bir denizaltıydı. Yoksa robotlara mı aitti? Jack bu ihtimali düşündü hemen tüfeğine sarıldı. Ama çok geçmeden denizaltının görünen kısmında bir adam belirdi:

-- Haydi buraya. Çabuk olun. Robotlar ve Uçan Ölümler çabuk.

   Profesör hemen atladı. Ardından Jack ve Abdullah... Denizaltının içerisine girdikleri esnada yakınlarında gürültülü bir patlama oldu. Denizaltı kuvvetle sarsıldı. Fakat yara almamıştı. Robot askerler onları fark etmiş olacak ki denizaltına doğru ateşe başlamışlardı. Ama onlar ateşe başladıkları anda denizaltı yavaştan dalmaya başlamıştı bile. Bir zaman geçtikten sonra gürültüler kesildi. Artık Boğazın derin sularındaydılar. Jack, Abdullah ve profesör kendilerini çağıran ve üstünde askeri bir kıyafet olan adamı takip ederek komuta merkezine ulaştılar. İçerisi kalabalıktı. Bir adamın yanında durdular. Bu adam kıyafetinden anlaşıldığı üzere komutandı. Belki de bu denizaltının komutanı. Ciddi bir yüz ifadesiyle önce Jack'e sonra diğerlerine baktı. Elini uzattı:

-- Merhaba. Ben General Mustafa Tanyeri. Boğaz havası almak için yanlış bir zaman seçtiniz galiba. 

   İngilizce konuşmuştu. Jack onu anlamıştı. Karşısındakinin yabancı olduğunu anlayacak kadar yaşamış birisiydi General Mustafa. Jack daha rahatlamış bir şekilde cevap verdi:

-- Ben Jack. Bu Abdullah ve Profesör Hoffmann. Aslında hava almıyorduk. Karargaha ulaşmak istiyorduk. 

-- Karargaha mı? Şu kalleşlerin komutanlığına mı? Gerçekten ölmek istiyorsunuz. Sizi orada bırakmalıydık. Kendimizi de tehlikeye attık boş yere. Amacınız nedir ölmek dışında?

-- Öldürmek. Yok etmek...

   Jack tüm olanları anlattı. DeaX projesini, umut ışığını, profesörü her şeyi anlattı... General Mustafa anlatılanlar karşısında ciddi ifadesini kaybetmişti. Şaşırmıştı hatta heyecanlanmıştı. Sabredemedi katılığını kaybetmeye yüz tutmuş sesine şaşırmadı:

-- Vay canına. Bu doğru mu çocuk? Bu profesör ve şu proje hepsi tüm olanlara son verebilir mi? 

-- Elbette. Tüm bu yaşananlara, tüm kötü günlere son verebilir. İnsanlık tekrar yükselebilir. İnsanlık yeniden hakimiyet kurabilir. Bu bizim görevimiz. Direnişçilerin en büyük görevi.

-- Avrupa'daki direnişçilerin yok olduğunu düşünüyorduk.  Bizler galiba Anadolu direnişçilerinin son kırıntılarıyız. Direniş ağlarımız tek tek yok edildiğinde merkez komutanlık tek bir emir verdi: Kaçın ve düzensiz direnişe devam edin. Uzun süredir bu denizaltıdayız. Sadece oksijen ve ihtiyaçlarımız için arada bir çıkıyorduk yüzeye. Bu çıkışlarda çok da adam kaybettik. Şimdi siz çıkmış bize tüm bunların biteceğini söylüyorsunuz. Evet buna inanıyorum. Evet evet inanmak zorundayım. Size yardım edeceğim. Bu son yapacağım iş olsa da evet yardım edeceğim.

   Profesör ve Jack bunu duyduğuna sevinmişti. Abdullah ise hala tedirgindi. General Mustafa Avrasya Karargahına çıkarma yapacağı mevkiyi bulmaları için askerlerine emirler yağdırıyordu. Bu esnada Abdullah'ın tedirgin sesi duyuldu:

-- Nasıl oluyor da robotlar bu denizaltıyı fark etmiyorlar. Şimdiye kadar nasıl yaşadınız.

-- Fark etmiyorlar mı? Az önce tepemize ölüm yağdırdılar. Ama bu denizaltı sağlamdır kolay kolay delinmez. Şimdiye kadar nasıl yaşadığımıza gelince açık denizlerde gezindik çoğu zaman ve inanmak zor ama robotların deniz gücü çok zayıf. Hala geliştirdikleri bazı araçları var. Kolayca onları avlıyoruz ve onlardan kurtuluyoruz. Yüzeye çıkınca tek sorunumuz Uçan Ölüm. Onda da şansımız iyi gitti diyelim.

-- Peki bizi nasıl fark ettiniz? Yüzeyi gösteren radarlar var mı bilemiyorum.

-- Karadeniz'e geçiyorduk. Boğazdan geçerken yüzeye daha yakın geçelim dedik. Tehlikeliydi ama robotların yerleştirdiği mini su mayınlarından kurtulmak için iyi bir taktik. Genelde o mayınlar derinlere çöküyor. Ateşi gördük. Yukarıdaki hengameyi. Ve periskopla sizleri. Ve sonuçta sizi. Muhteşem bir tesadüf değil mi?

   Bu cevaplar karşısında Abdullah pek de rahatlamış gözükmüyordu. Jack bunu normal olarak algıladı. Abdullah her zaman böyleydi. Daha şüpheci. Profesör çipi çıkardı sağlam olduğunu anladı. Denizaltı hızla ilerliyordu. Avrasya Karargahının yakınlarında durdu. Yüzeye çıkmak için hazırlıklara başlandı. General Mustafa emirler yağdırıyordu. Bu emirlerin arasında yine Abdullah'ın sesi duyuldu:

-- Acele etmiyor muyuz? Şimdi büyük önlemler almışlardır. Karargaha girmek çok daha zor olmaz mı? Yarın iyi bir plan yapıp girebiliriz belki de.

   Bu sefer general yerine Jack cevap verdi:

-- Hayır tam zamanı. Birliklerinin bir bölümünü bizim için karşıya geçirdiler. Karargaha saldıracağımızı düşünmüyorlardır. O kadar deli olduğumuzu düşünmezler. 

   Abdullah tedirgin bir biçimde etrafına bakındı. Gözleri radarlara ve haritalara ilişti. Dikkatle baktı. General Mustafa o esnada tam olarak nereye çıkacaklarını anlatıyordu. Askerler onu dikkatle dinliyordu. Çok geçmeden denizaltı yüzeye yükselmeye başladı. Avrasya Karargahına yakın bir noktaya çıkış yapacaklardı. Profesör karargahın kuzeyinde gizli daha korunaksız bir girişin olduğunu biliyordu. Oraya yükleneceklerdi. İçeriye mümkün olduğunca çok adamla girmeleri gerekiyordu. İçeride işleri kolay olmayacaktı. Hele ana makineye ulaşmak hiç de sanıldığı gibi basit bir iş değildi. 

   Denizaltı yavaşça yüzeye yükseldi. İlk önce bir asker durumu anlamak için periskoptan etrafa baktı. Etraf sakindi. Karşı kıyılarda hala çatışma var gibiydi. General bunu öğrendikten sonra emrini verdi yüzeye çıkıyorlardı. Askerler önde Profesör, Jack ve Abdullah arkada çıktılar. Karaya ayak bastıklarında etrafın anormal derecede zifiri karanlık olduğunu fark ettiler. Sadece karargahtan ışıklar yayılıyordu. Robot askerler neredeydi? Ya Uçan Ölümler? Galiba şanslıydılar. Düzenli ve dikatli bir şekilde yavaşça kuzey girişine doğru yönelmeye başladılar. Askeri disiplin belli oluyordu bu yürüyüşte. Sessizlik hakimdi. Sonra açık bir alana ulaştılar. Şimdi askerler parmakları tetikte daha dikkatliydiler. 

   Ufacık bir çıt sesi geldi. Bu sanki kola kutusunun kapağının açılması gibi bir sesti. Grup aniden bu sesle durdu. Sonra ikinci bir çıt sesi. Sonra aynı anda çok fazla çıt sesi. Sanki bir şeyin kapağı açılmıştı. Aniden ortalığa kırmızı dumanlar yayılmaya başladı. General askerlerine siper almalarını emretti. Fakat çok geçti. Duman bayıltıcı bir gazdı. Askerler yere düşmeye başladı. General Mustafa da daha sonra yere serildi. Jack dumanın etkisini hemen fark etmişti. Ağzını ve burnunu kapadı. Aynı şeyi yapmaları için profesör ve Abdullah'ı da uyardı. Ve yeniden koşmaya başladı. Girişe doğru koşmaya başladı. Fakat daha sonra durdu. Jack, profesör veya Abdullah'ın arkasından koşmadığını fark etti. Bayılmışlar mıydı? Bunu anlamak için arkasını döndüğünde hayatının şokunu yaşadı.

    Dumandan etkilenmemek için ağızlarını kapamış olan iki adamdan birisi diğerinin başına tüfeğini dayamıştı. Profesör diz çökmüştü. Başına dayanmış tüfeği tutan el ise Abdullah'a aitti. Jack büyük bir şaşkınlıkla onlara yaklaştı. Abdullah ona bakıyordu. Gözünde tuhaf bir yabancılık ve nefret vardı. Jack anlamaya çalışıyordu. O yüzden konuştu:

-- Abdullah sen ne yapıyorsun?

-- Buraya kadar sefil insan.

   Abdullah tüfeği profesörün başından çekti ve Jack'e doğrulttu. Jack tüfeğine sarılana kadar tetiğe bastı. Jack'in sağ bacağına sıkmıştı. Jack yere yığıldı büyük bir acıyla. Hem bacağı hem de ihanet yüzünden kalbi acıyordu. Son gördüğü etrafını saran robotlar ve kendisine doğru gelen bir çift ayak oldu. Gözleri kapandı. Bayılmıştı...


                                     Bölüm: 7 "Yıkıntıların Arasındaki Casus" (Final) 
                                                                       


Yazımızı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

10 Haziran 2017 Cumartesi

2 Yeni Yazar 4 Yeni Kategori

yazıkarasal

   Yaklaşık 3 yıl önce Karasal Anten blogunu açtığımda itiraf etmeliyim ki bir süre yazarım bırakırım demiştim kendime. Ama şimdi bakıyorum da yazmaya başladıktan sonra daha doğrusu paylaşmanın o eşsiz güzelliğini gördükten sonra bırakmak zormuş. Karasal Anten ilk açıldığından beri tabiri caizse iyi bir noktaya geldi. Tabii sizlerin sayesinde. Adım adım Karasal Anten denizin ortasına doğru süzüldü. Dalgalarla boğuştu ve bir zaman durdu. O zaman bu zamandı işte. Uzun süredir bu geminin yelkenlerinin açılmadığını itiraf etmeliyim. Yani blog ile ilgilenmediğimi üzülerek görüyorum. Ama hayat işte. Başka durumlarla uğraştırmak zorunda bırakıyor bizi.

   Karasal Anten adlı geminin yani bu blogun tekrardan yelkenlerini doldurup ilerlemesini istiyorum. Yani istiyoruz. Artık geminin tek kaptanı olmayacak. Yeni kaptanlarla birlikte yola devam edelim dedik. Aslında onları tanıyorsunuz. Yani Yazıyoruz blogunu takip edenler mutlaka tanıyacaktır. Onlar hem dümene geçecek hem de gemide yeni odalar açacak.Gerçekten her yerden çeken blog olmalıyız değil mi? Adı üstünde Karasal Anten...

   Lafı çok fazla uzattım galiba. Fazla da canınızı sıkmadan Karasal Antenin yeni yazarlarını tanıtayım:

Allegretto : Üniversite arkadaşım. Elbette yazmayı seviyor ki o yüzden burada. Uzun süredir bu blog işlerinde beraberiz.Felsefe olsun filmler olsun sanat olsun hep meraklı. Bu yüzden de zaten blogta onun için iki yeni kategori felsefe ve sanat kategorisi açtık. İçini döksün istedik. (Aslında bu tanıtım yazılarını neden ben yazıyorum ki. Neden kendileri yazmıyor. Düşünün o kadar mütevaziler yani bir de)

Nida N. : Nasıl anlatsam acaba randomların kraliçesi mi desem. Hayır hayır geleceğin psikologu. Yani inşallah bütlere kalmazsa. Yine uzun süredir tanışıyoruz. Birlikte çok işe atıldık. Psikoloji ilgi alanı anlayacağınız üzere. Zaten onun için de psikoloji kategorisini açtık. Bakalım bizlere neler yazacak merak ediyorum.

    Kendi adıma ikisine de aramıza katıldığı için teşekkür ediyorum.

Yeni Kategoriler

    Bu arada bloga eklediğimiz yeni kategorilerden yukarıda bahsettim fakat şuracıkta düzgün bir biçimde yazayım. Önceki kategoriler duracak bunlara ek olarak bloga 4 yeni kategori ekledik. Eminim ilginizi çekecektir. Eklediğimiz kategoriler:

    Felsefe, Sanat, Psikoloji ve Karalamalar (Burada aynı Görev Hakimiyet tarzı denemelerimizi, hikayelerimizi vs. yazacağız.)


Yazımı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

30 Nisan 2017 Pazar

(Görev: Hakimiyet) Bölüm: 5 "Uzun Yol..."

yol-uzun


   Uzun süredir yoldaydılar. Viyana merkezinden çıktıktan sonra büyük grup halinde ilerlemeyi tehlikeli bulan Jack, grubu bölmüştü. Bölünmüş gruplar adım adım Avrasya karargahına ilerliyorlardı. Profesör Hoffmann, Jack ve ekibinin olduğu grupla ilerliyordu. Artık köprüye iyice yaklaşmışlardı. Tahminlerine göre kısa bir süre sonra oraya ulaşacaklardı. Orayı nasıl geçeceklerini ise hala bilmiyorlardı. Robot askerler orayı iyi koruyor olmalıydı. Tam o esnada Abdullah sessizce ekibi uyardı:

-- Yere yatın! Uçan Ölüm geliyor. 

   Profesör hemen sinyal bozan cihazını çıkardı ve düğmesine bastı. Bu Uçan Ölümün devrelerini karıştıracak ve yerlerini tespit etmesini engelleyecekti. İşe yaramıştı. Tıpkı ötekiler gibi. Yolda buraya gelene kadar defalarca bu cihazı kullanmışlardı. Uçan Ölümleri böyle atlatmışlardı. Grup yolda sadece Uçan Ölümlerle karşılaşmamıştı. Robotların öncü karakollarına da denk gelmişlerdi. Birisi hariç hepsini sessizce geçmeyi başarmışlardı. Birisinde ise çatışmak durumunda kalmış ve adam kaybetmişlerdi. Bunun dışında bölünmüş gruplardan bazıları da saldırıya uğramıştı. Jack ne kadar onlara yardım etmek istese de bunu yapamazdı. Devam etmek zorundaydılar. Durmak, robotlarla çatışmalara girmek başarısızlığı getirirdi. Jack ayağa kalktıktan sonra grubuna yayılan huzursuzluğu hissetti. Bu durumda havayı değiştirmek gerekirdi:

--   Profesör sen hikayeni anlattın. Bizim hikayemizi hiç sormadın. Galiba senin için pek önemli değil.

   Bunu şakayla karışık söylemişti. Profesör biraz mahcup bir şekilde cevap verdi:

-- Sert tiplere benziyorsunuz. Hikayenizi sormak kolay olmasa gerek. Ama sormuş sayabilirsin. Madem anlatmak istiyorsun.

-- Babamı tanısaydın böyle konuşmazdın. O benden daha sertti. Ama hepimizden sert olan da babamın babasıymış. Çünkü o polismiş. İşler çığırından çıkmadan önce bir iş üzerinde çalışırken kaybolmuş. Belki de bir seri katil tarafından öldürüldü. Ama pek bir önemi yok değil mi? Aslında olan şu bu olaylar başladığında direnişe katıldım. Çok işler yaptım. Uzun bir süre tek takıldım. Sonra bir gün yüzeye çıktığımda Louıse ile karşılaştım ve...

   Bu esnada Louıse, Jack'in lafını kesmişti:

-- Onun hayatını kurtardım. Robotlar Jack'i bir evde sıkıştırmışlardı. Ben de direnişteydim. Ama farklı bir merkezde. Yüzeye arada bir çıkardık. O gün çıktığımda karşılaştım. Onun hayatını kurtardım. Sonra da evet birbirimizin arkasını kollayabiliriz diye düşündüm. O da aynısını düşünüyormuş galiba.

   Bu hikaye profesörün hoşuna gitmişti. Daha fazlasını dinlemek istiyordu. Jack ve ekibini merak etmişti. Profesör bu merakla sordu:

-- Ya Abdullah? O nasıl girdi aranıza.

   Jack garip bir gülümsemeyle cevap vermişti:

-- Abdullah direnişte değildi. Yüzeyde yaşamaya çalışan insanlar arasındaydı. Louıse ile yüzeye çıktığımız bir gün onlara robot askerler saldırmış. Her yer berbat haldeydi. Yıkık dökük binaların arasında onu bulduk. Yara bile almamıştı. O gerçekten bir mucize profesör. Aramıza katılmasını belki de bu yüzden istedik. Bu devirde mucizelere sarılıyoruz değil mi?

   Abdullah konuşması gerektiğini düşünüyordu. Bu gereklilikle konuşmaya girdi:

-- Bize saldırdıklarında bina tepeme yığıldı. Kendimden geçmiştim. Nasıl oldu bilmiyorum. Belki de birileri robotları şaşırtmıştır. Uyandığımda Jack karşımdaydı robotlar ise yoktu. 

-- Ya ailen?

   Profesör bunu sorduğunda Jack ve Louıse'de dikkatle kulak kesilmişlerdi. Abdullah hiç ailesinden bahsetmemişti. Abdullah zihnini zorlar gibi davranarak cevap verdi:

-- Galiba onları hiç tanımadım. Belki küçükken öldüler. Çünkü ben bildim bileli sokaklardaydım. 

   Profesör sorduğuna pişman olmuştu. Ortama yine bir hüzün çökmüştü. Bu hüznü köprünün görüntüsü dağıtmıştı. Evet köprüye gelmişlerdi. Ve köprü sapasağlamdı. Ama üstü kalabalık gibiydi. Tam tahmin ettikleri gibi. Robotlar çok iyi koruyorlardı. Jack buna aldırış etmiyor gibiydi. Yüzünde bir gülümseme belirdi. Yanında Louıse vardı. Ona doğru döndü. Louıse ile yüz yüze gülümsüyorlardı. Jack konuştu:

-- İşte başlıyoruz. Belki de başlamadan önce sana söylemem gereken bir şey vardır.

-- Sence doğru zaman mı şimdi konuşmak için?

-- Evet mümkün olan en iyi zaman. Louıse yanımda olduğun için mutluyum. Ve belki orada öleceğiz. Bunu söylemeden ölmek istemem. Louıse ben seni...

   Jack cümlesini tamamlayamadan uzaklardan bir ses geldi. Bu ses gittikçe yaklaştı ve bir anda Louıse'nin kafasında patladı. Hala yüzü gülüyordu. Jack'in yüzüne ise sevdiği kızın kanı bulaşmıştı. Sanki zaman durmuştu. İkisi hala yüz yüze bakıyordu. Louıse'nin kafasından aşağı doğru kan, Jack'in yüzünden şaşkınlık akıyordu. Louıse gülümseyen yüzüyle yavaş yavaş yere doğru düştü. Jack'e bakarak gözlerini kapadı...


Yazımı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

24 Şubat 2017 Cuma

(Görev: Hakimiyet) Bölüm: 4 "Hedef Avrasya!"

avrasya

Bölüm 3'ü Okumak İçin Tıklayınız!

-- Bunu düşünmek bile tamamen delilik! Bakın zaten buraya gelerek ölüm fermanımı imzalamış oldum. Bırakın gideyim ve şansımı deneyeyim. Dışarıda yaşamak için daha çok şansım var.

   Profesör bunları söylerken odada bulunan direnişçiler çıldırmak üzereydi. Profesör tam bir korkak gibi davranıyordu. Onu ikna etmek için belki de saatlerdir dil döküyorlardı. Jack çıldıranların arasındaydı. Dayanamadı konuştu:

-- Bir yolunu biliyorsunuz fakat neden yardım etmiyorsunuz. Tüm bu olanları bitirebiliriz. Tüm bu yaşananlara son verebiliriz. Robotları yenebiliriz. 

-- Bunlar sadece hayal. Onları yenemezsiniz. Yaşananlara son veremezsiniz. Her şey bitti.

-- Bunu nasıl söylersin! Daha düne kadar dışarıda yaşıyordun. Onlardan kaçmayı başarıyordun. Demek hala bir umut var. Onların zayıf noktalarını biliyorsun. Sistemlerini biliyorsun.

-- Evet. Ama bu bir şeyi değiştirmez. Benim dışarıda yaşamayı başarmam günü kurtarmaktan öteye gidemez. Dünyayı kurtarmaya yetmez.

-- Sen bir korkaksın. Evet korkaksın. Bunu anladım!

-- Korkak ha! Bana bakın bayım. Gözlerime bakın. Bu gözlerin neler gördüğünü  tahmin bile edemezsin. Bakın! Bu gözler karımın ve çocuklarımın vahşice ölümünü gördü. Onların infazlarına şahit oldu. Daha 5 yaşındaki küçük kızımın göğsüne giren mermiyi gördü. Yere yığılışını, yerde can çekişini gördü. Korkak ha!.. Onları kurtarmak için çırpındım. Bu korkakça bir hareket değil bence...

   Profesör kafasını öne eğdi. Odadaki herkes susmuştu. Jack söylediğine pişman olmuştu. Bir an Louise ile göz göze geldi. O esnada profesör ayağa kalktı. Şimdi tüm gözler profesörün üzerindeydi. Jack profesöre yaklaştı. Onu mutlaka ikna etmek zorundaydı. Nitekim profesör son şansları olabilirdi. Brüksel direnişi çökmüştü. Komutan Markov'un birlikleri yenilmişti. Robotlar adım adım ilerliyorlardı. Jack tüm bunları düşünerek konuşmaya başladı:

-- Belki de bizim için değil. Kızınız için yaparsınız bunu. Kızınızın intikamını almak istersiniz. Onunla birlikte her gün ölen daha küçük kızların dahası bebeklerin intikamı. Bakın profesör siz yardım edin veya etmeyin biz savaşmaya devam edeceğiz. Öleceğimizi bilsek bile bunu yapacağız. Çünkü hayatlarımızı geri istiyoruz. Ve çok küçücük bir umut olsa dahi buna sarılıyoruz. Çocuklarımızın ölmeyeceği bir dünyanın umudu bu...

   Jack bunları söyledikten sonra odadan çıkmak için yavaş yavaş kapıya yürüdü. Arkasında ise Abdullah ve Louise vardı. Tam kapıya gelmişlerdi ki profesör konuştu:

-- DeaX Projesi...RoboNet- X üzerindeki anormallikleri fark edince tasarladım. Tüm ağı kapatmaya yarıyor. Fakat yarım kaldı. Daha doğrusu kontrolü kaybettik...

   Jack hızla geri döndü. Odadaki herkes şimdi profesöre kulak vermişti. Bir çıt bile çıkmıyordu. Profesör ise Jack'e bakarak konuşuyordu:

-- Haklısın yıllarca kaçtım. Korkakça kaçtım. Her gece uyuduğumda karım ve çocuklarım geliyor gözümün önüne. Kızımın çırpınışı geliyor... Onun için savaşacağım. Onu gerçekten kurtarmak için. Daha rahat uyuması için... Eğer bana bilgisayar verirseniz DeaX'ın son kodlamasını yapabilirim. Ve eğer şanslıysak sistemi çökertebiliriz. 

-- Elbette size istediğiniz bilgisayarı veririz. Fakat RoboNet- X ağına nasıl erişeceksiniz. İnternet yok.

-- Şanslıysak dedim zaten. Bunu elle yapmamız gerekecek. Gerekli programı çipe yükleyeceğim. Ve bu çipi merkez sisteme takmamız gerekecek.

   Şimdi herkes birbirine bakıyordu. Gerçekten de bu çok zor bir işti. Robotların ana karargahına gitmek ölüme gitmekle aynı anlama geliyordu. Fakat başka çaresi yoktu. Bunu yapmak zorundaydılar. Jack kafasını kaşıdı. En yakın merkezi düşündü. Kendisi düşünürken profesör bu düşüncesine cevap verdi:

-- Avrasya karargahı. Orası şu anda bize en yakın olan ana merkezlerden. Avrupa ve Asya robot ordularının ortak merkezi. Zamanında bizzat çalıştım orada. Yani bir bakıma avantajlıyız. Eğer içeri girebilirsek bu işi halledebilirim. Ve orası eskisi gibiyse içeri girmek için bir şeyler yapabilirim.

   Odadaki herkesin yüzünde ufak bir mutluluk belirmişti. Umut gittikçe büyüyordu. Jack'de bunu daha çok körüklemek istiyordu:

-- Avrasya karargahı İstanbul'da köprünün diğer tarafında. Bundan 3 sene evvel oraya kadar uzanan tünelimiz vardı. Robotlar keşfetti ve yok etti. Fakat Çatalca'ya kadar bir tünelimiz gidiyor. Tehlikeli ama oradan sonrasını yüzeyden devam edebiliriz. Köprüyü geçebiliriz.

   Bu esnada Abdullah konuşmaya başladı:

-- Tabii köprü hala duruyorsa. En son gitmemizin üzerinden oldukça uzun bir zaman geçti. 

   Jack gülümseyerek cevap verdi:

-- Köprüyü yıkacaklarını sanmam. Üzerinden geçmek imkansız olabilir ama. Bir yolunu düşünmeliyiz. Mutlaka bir yolunu buluruz oraya kadar ulaşırsak.

   Odadaki herkes Jack'i onaylamıştı. Direniş için şimdi gerçekten bir umut belirmişti. Çok kısa süre sonra toplantı bitti. Profesör çalışmalarına başladı. Jack ve adamları ise yolculuk için hazırlıklara başlamıştı. Sadece onlar da değil. Merkezde bulunan eli silahlı direnişçilerin hemen hepsi hazırlıklara başlamıştı. Bu direnişçilerin yarısı burada savunmada kalacaktı. Diğer yarısı ise profesöre katılıp Avrasya karargahına doğru yola koyulacaktı. Hepsi heyecanlıydı. Yıllardan beri savunma yapıyorlardı. Şimdi ise saldıracaklardı. Kendilerini yok etmeye çalışanlara karşı saldıracaklardı. Belki küçük bir ihtimal onları yeneceklerdi...

 Bölüm: 5 "Uzun Yol"

Yazımı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.

13 Şubat 2017 Pazartesi

(Görev: Hakimiyet) Bölüm: 3 "Deax Projesi"

hakimiyet3

Bölüm 2'i Okumak İçin Tıklayınız!

   Profesör Franz Hoffmann, son kez dışarıya baktı pencereden. Tasarladığı koruma kalkanından emin olmak istiyordu. Bu kalkan robotlar tarafından tespit edilmesini engelleyici bir dizi önlemden oluşuyordu. Sinyal bozucular, şaşırtma amaçlı sinyal yanıltıcı sistem, eve yaklaşacak robotlar için sahte hedef koordinatları veren bir dizi alet vs. bu koruma kalkanının elemanlarıydı. Profesör tüm bunlara rağmen tespit edilmemek adına çok sık yer değiştiriyordu ve fiziki önlemlerini de alıyordu. Mesela her yerleştiği evin çevresine nano mayınlar yerleştiriyordu. Bu mayınlar ufak tefekti ama çok etkiliydi. 

   Profesör dışarının güvenli olduğuna kanaat getirdikten sonra rahat bir nefes alarak koltuğuna oturdu. Her akşam olduğu gibi yıkıntıların arasından bulduğu kitapları incelemeye başladı. Kitaplardan birisi dikkatini çekti. " Hastalıklar Ülkesi" adlı bu kitabın kapağı oldukça yıpranmıştı. Yazarının ismi de okunmuyordu. Bir süre bu kitabı inceledikten sonra sıkıldı ve arkasına yaslandı. Düşünmeye başladı. Olanları düşündü. Robotların hakimiyetini düşündü. Nasıl başlamıştı tüm bunlar? 

   Profesörün yıllarca yönetici konumunda çalıştığı RoboNet-X robotların birbirleriyle bilgi paylaşımına imkan veren bir ağdı. Bu ağ özellikle kontrolün kaybedildiği yıllarda çok gelişmişti. Robotlar birbirleriyle haberleşip duygusuz bir akıllı varlık konumuna gelmişlerdi. Mantık yüklü devreleri insanların dünyaya zararlar verdiğini keşfetti bir gün. Bunun üzerine yine mantık devreleri çalıştırılarak o halde insanlar yok edilmeli denildi. Yok etme bilgisi RoboNet-X sayesinde anında yayıldı ve kontrol kaybedildi. Robotlar insanlardan öğrendikleri şekilde ordular kurdular, bu ordularla savaşmaya başladılar. Yine öğrendikleri şekilde kendi kendilerini üretmeyi başardılar. İnsanların onların üzerindeki hakimiyeti böyle son buldu.

   Profesör Hoffmann, RoboNet-X üzerindeki anormallikleri ilk fark eden kişilerdendi. Ağın bilgi paylaşımının bu kadar serbest olmaması gerektiğini savunuyordu. Ağ için alternatif bir kontrol sisteminden bahsediyordu. Bu sistem gerektiğinde ağı kapatabilecek bir sistemdi. Fakat sistemi geliştirmeye devam ettiği aşamada kontrol kaybedildi ve Profesörün düşüncesi proje olarak kaldı. 

   DeaX diye sayıklıyordu Profesör. Sonra bir patlamayla uyuyakaldığı koltuğundan fırladı. Dışarısı aydınlanmıştı. Hemen pencereye koştu. Gözlerine inanamadı. Karşısında bir Tank vardı ve arazisinde ilerliyordu. Hemen masada duran silahına koştu. Tam o sırada ikinci, üçüncü patlama gerçekleşti. Ev fena sarsılmıştı. Anlaşılan gelenler her kimse nano mayınlara basmıştı. Profesör silahıyla pencereye koştu. Pencereden baktığı anda evin kapısı kırıldı. Kapı arkasında kalıyordu. Yolun sonuna geldiğini düşündü. Fakat her şey daha yeni başlıyordu. Elinde tüfeği ile Jack, arkası dönük olan Profesöre seslendi:

-- Korkmanıza gerek yok Profesör. Bizler Direniş askerleriyiz. Sizi almaya geldik.

   Profesör hem rahatlamış hem de şaşırmıştı. Direniş yerini nasıl tespit etmişti? Robotlar bile bunu yapamamıştı. Şaşkınlıktan konuşamadı. Öylece bekliyorlardı. Bekleme safhasını bu sefer Abdullah bozdu:

-- Jack, birazdan robotlar buraya damlar. Hemen gitmeliyiz.

-- Biliyorum. Fakat misafirimiz normal olarak şaşkın. Belki de kaç zamandır karşısında Tank görmüyordur. Kusura bakmayın Profesör işimizi şansa bırakmak istemedik. Ayrıca mayınlarınız yüzünden iki adamımı kaybettim. Neden tespit edilmediğinizi daha iyi anladım. 

   Profesör şaşkınlığı atmıştı üzerinden. Bir anda açık hedef olduğu aklına geldi. Korkuyla konuşmaya başladı:

-- Arkadaşınız haklı. Koruma kalkanım çalışıyor. Fakat sizin koca tankınız çoktan tespit edilmiştir ve onun yüzünden şu anda tehlikedeyim. Nereye gideceksek gidelim.

   Ekip, Profesörü koruyarak dışarı çıktı. Dışarıya yeni ayak basmışlardı ki tepelerinden iki tane Uçan Ölüm geçti. Jack'in ekibine bu operasyonda Viyana direnişinden destek ekipler verilmişti. Tankta bu desteğin diğer bir ayağıydı. Bu tür askeri araçlar yüzeyde hala robotlar tarafından yok edilmemiş yerlerde saklanıyordu. Çok önemli olmadıkça da riske edilmiyorlardı. Profesörün alınma operasyonuna katılan tankta eve yakın bir yerde gizliydi. İşte o Tank az önce hızla geçen Uçan Ölümlerin roketlerinden nasibini aldı ve gürültüyle patladı. Herkes bu patlama karşısında siper almıştı. Patlamanın etkisi geçince Jack'in işaretiyle tüm ekipler dağınık bir şekilde köstebek deliğine koşmaya başladılar. 

   Köstebek deliğine ilk ulaştırılan Profesör oldu. Daha sonra Jack'in ekibiyle beraber birkaç kişi daha girdi deliğe. Operasyon planına göre bazı ekiplerde dışarıda farklı noktalardan Viyana-4 ağına gireceklerdi. Bu, bölgeye gelecek robot askerleri şaşırtmak için yapılacak bir taktikti. Nitekim bu taktik tuttu. Robot askerler yanlış noktalara ilerledi. Asıl deliğe ulaşanlar ise patlatılmış haliyle karşılaştı.

   Köstebek delikleri yüzeye operasyon yapan ekipler tarafından açılıyordu. Bunların asıl şehir ağı ile bir bağlantısı vardı. Operasyon bitince veya planlanan zamanda bitmeyince bu bağlantı imha ediliyordu. Böylece asıl şehir ağı tespit edilemiyordu. İşte böyle bir ağ sisteminden geçerek şehre ulaştırıldı Profesör Hoffmann. Şehirdeki direnişçiler onu büyük bir sevinçle ve umutla karşıladı. Fakat Profesör onlar kadar mutlu değildi. Hatta üzüntülü gibi bir hali var denilebilirdi. Bunu fark eden Jack sebebini de merak ediyordu...

                                                      Bölüm: 4 "Hedef Avrasya!" 



Yazımı okuduğunuz için Teşekkür ederim.Lütfen yorum yapmayı ihmal etmeyiniz.